188 sonuç bulundu

Geri dön

İNSAN OLMAK....

.İnsan olmak zordur be dostum..
ne söylememi istiyorsun..?
bu konuya sayfalar kitaplar yetişmez yazmakla..
İNSAN OLMAK
açlıktan kıvranırken yerden bulduğun sahipsiz bir parayı,
kimin düşürdüğünü düşünmek gibidir insan olmak.
kendin tıka basa yerken,sokaklarda,pazar yerlerinde,pazar sonu,
çürük sebzeyi meyveyi evine toplayıp götüren anneyi düşünürken,
o lokmanın boğazında kalmasıdır..
İNSAN OLMAK
zor zanaatir dostum.
ama onu korumak her baba yiğidin harcı değildir.
evet.!!
insan olmak,insan olmak her yaratılan canlıyı sevmektir.
sokaktaki bir sokak kedisi,sokaktaki bir deli (tabirimizle)
yada nafakasına uğraş veren insanlar..
insan olmak,adam olmaktan önemlidir. adam olmak,kendi çevrende,kendi toplumunda,mahallende,
ve evinde geçerlidir.
ama insan olmak zor zanaattir..
insan olmak istermisin.?
o zaman çok kolay,önce ön yargını at,sonra,
daha sonrada,önce çevrenden başla.
ama daha önce yüreğine sevgi yükle.
her yöne yirmi dört saat geçerli bir sevgi.
babaysan,yada anneysen,veya çocuksan,
en küçük bir bebeği,oğlun,kızın,kardeşini,
yada yoksa hayal et..
o bebeğin uykusundaki ilk tebessümünü hayal et.
o gülen simadan etkilenip içinde bir şeyler kıpırdanmadıysa,
işte sen insan olamazsın.
bunu hissetmeyen insan,zaten onlara insan demek için,
insanlıktan çıkmak gerekir.
vesselam insan olmak zor zanattir,onu korumaksa her,
babayiğidin harcı değildir..
İNSAN OLMAK
insan olmak, insan kalabilmektir ve bir
vazifedir.
hemde bir insanlık vazifesi..Selam ve saygılarımla Hacegan...
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 9:57 pm
 
Foruma git
Konuya git

NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Evet sevgili Sanalkahve dostları..! Yine gündeme gelen, durmadan pişirilip pişirilip önümüze konulan Ermeni soykırım iddiaları hakkında birkaç lakırdıtı da biz yapalım, birkaç satırda biz yazalım dedik. Nedir, ne değildir bu iddialar ? Buz dağının su altında kalan görünmeyen kısmını biraz görelim, gösterelim istedik... Gerçi tarihi ve siyasi olarak çok derin ve uzun bir konuyu, öyle üç beş sayfada anlatmak, irdelemek mümkün değil ama en azından dikkat çekelim, birkaç damla yürek suyuda biz dökelim dedik. Şimdiden sürç-ü lisan eder isek affola.

Bilindiği üzere Ermeni tehcirinin “soykırım” olduğunu daha önce kabul eden Fransa, bu sefer bir adım daha ileriye giderek ; Fransa meclisinde yapılan oylamada “soykırım”ın inkarının suç sayılması için ceza verilmesi yönündeki yasa teklifini kabul etti. ”Ermeni soykırımı yoktur” diyenler cezalandırılacak. Ayrıca Ermeni derneklerine dava açma hakkı veren yasa teklifi de kabul edildi. Yasaya göre, “soykırımı” inkar edenlere bir yıl hapis cezası ve 45 bin Euro para cezası verilecek. Unutulmasin ki Fransa, sözde “Ermeni soykırımı”nı 2001 yılında resmen kabul etmişti. Bugün kabul ettirmeye çalıştıkları yasa teklifini daha önceleride geçirmek istemişlerdi. Fransa meclisi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarının suç sayılmasını öngören bir yasa teklifini zaten 2006 yılında onaylamıştı. Ancak o zaman Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, menfaatleri gereği bu teklifin senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı.

Diğer yandan demokrasinin adresi olarak gösterilen ülkelerden bir olan Fransızların meclisinde komedi gibi bir oylama var. Oylama sırasında salonda yaklaşık 50 vekil bulunuyordu. Bu da 577 üyeli meclisin yüzde 10′una bile denk gelmiyor. Peki şimdi ne olacak ? Bu komedinin sonraki perdelerinde neler sahnelenecek ? Normal prosedür şu ; Meclisten geçen yasa tasarısı, şimdi senatoya gönderilecek. Tasarı senatoya geldiğinde “değişiklik önergesi verilmeden” geçerse yasalaşabilecek. Değişiklik önergesi verilirse yeniden ulusal mecliste ele alınacak. Parlamento, yasayı görüştüğü akşam, 9 Ocak’a kadar sürecek Noel tatiline girecek. Bu tarihte parlamentodan geçen yasa senatoya sevk edilecek. Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle her iki meclis de 22 Şubat’ta yeniden tatile girecek. Yasa bu tarihe kadar yetişmezse geçersiz kalacak. Umarız yetişmez...

Fransa soykırım yasasını kabul etmiş, edecekmiş ! Bir panik, bir seferberlik ! Yahu zaten kaç yıldır fiilen uygulanmıyor muydu bu iddia ettikleri şeyler ? 20 den fazla ülke zaten kabul etmedimi sözde “soykırım” iddialarını. Hatta İsviçre’de 2003-2007 yılları arasında yaşanan 3 olayda hapis ve para cezası bile verilmedimi “soykırım yoktur” diyen vatandaşlarımıza. Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Arjantin’de 10 a yakın “ soykırım anıtı” dikilmedi mi meydanlara, ne çabuk unuttuk !! Uruguay’da 24 Nisanda televizyon ve radyoların yayın akışlarının bir bölümünü, kanunen zorunlu olarak sözde soykırım programlarına ayırmak zorunda olduğunu biliyormuydunuz ? Ya Arjantin’de okul müfredatlarında sözde "soykırım" konusunun yer aldığını !! Daha bir sürü örnek var ama uzatmayalım… Bakın şimdiye kadar hangi ülkeler, hangi yıllarda bu iddiaları kaç kez kabul edip geçirmişler parlamentolarından ! Detaya girmeden sadece isimlerini vererek geçiyoruz... İşte Buyrun ;

Uruguay (1965, 2004, 2005), Güney Kıbrıs Rum kesimi (1982), Arjantin (1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007), Rusya (1995, 2005), Kanada (1996, 2000, 2004), Yunanistan (1996), Lübnan (1997, 2000), Belçika (1998), İtalya (2000), Vatikan (2000), Fransa (2001), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007).

Tüm bu ülkelere ek olarak bakın daha kimler var ;

*Avrupa Parlamentosu ; 18 Haziran 1987’ de aldığı kararla, 1915-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin karşılaştığı trajik olayların BM’nin insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili 1948 tarihli kararı uyarınca "soykırım" tanımına uyduğunu bildirdi.
*Mercosur Parlamentosu ; Güney Amerika ticaret örgütü MERCOSUR’un 19 Kasım 2007 tarihindeki parlamenterler toplantısında, "Ermeni soykırımı" kınandı ve tanımayan ülkelere tanıma çağrısı yapıldı. O dönemde MERCOSUR’ a Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay üyeydi.
*Galler ; Galler Başbakanı Carwyn Jones, 29 Ocak 2010’ da Holokost’u anma günü için düzenlenen törenler sırasında sözde "Ermeni soykırımını" tanıdığını açıkladı. Büyük Britanya’ya bağlı dört ülkeden biri olan Galler hükümeti 2002 yılında sözde Ermeni soykırımını resmen tanımıştı.
*Kuzey İrlanda – İskoçya ; Birleşik Krallık Parlamentosu’nda İskoçya ve Kuzey İrlanda milletvekillerinin büyük çoğunluğu 16 Ocak 2010’daki oylamada "Ermeni Soykırımı"nı tanıdı.
Katalunya Özerk Bölgesi ; İspanya’daki özerk Katalunya bölgesinin parlamentosu, Mart 2010’da onayladığı bir kararla, Ermeni iddialarını kabul etti.
*ABD ; ABD’de şu ana kadar Ermeni iddialarını tanıyan sayısız yasa tasarısı Kongre’ye sunulmuş olsa da süreci tamamlayarak yasalaşmayı başaran olmadı. ABD’nin eski Başkanı Ronald Reagan, şu ana kadar başkanlığı sırasında 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanımlayan ilk ve tek başkan. ABD’de özel statüye sahip başkent District of Columbia’yla birlikte sayısı 51 olan eyaletlerin 42’ si ise iddiaları tanımış durumda. Son olarak 7 Nisan 2009’ da Hawaii eyaleti iddiaları tanıdı.
Eh artık ! sırada Mars, Jüpiter, Venüs parlamentosu falan vardır herhalde...

Nedir bu Ermeni meselesi adı altında tezgahlananlar ? Nedir bu adamların dertleri ? Gelin isterseniz tarihin arka bahçesinde birazcık dolaşalım, ne dersiniz .!!

Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti’ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir. Özellikle Avrupa’nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni Kiliseleri’nin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler ; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmıştır.

Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Rusya’dan "işgal ettiği Doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ilk kez ortaya çıkmaya ve uluslararası bir şekil almaya başlamıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması’nın Osmanlı Devleti’nce kabullenilmek zorunda kalınan 16. maddesi şöyledir ;
"Ermenistan’dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder".

Anlaşmanın bu hükmü, "Ermeni Sorunu"nun tarihte ilk kez bir uluslararası belgeye yansıması ve "Ermenistan" diye bir bölgenin varlığından söz edilmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.

1878 yılında toplanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi de Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir ;

"Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir".
Berlin Antlaşması’nın bu hükmü ile Türk-Ermeni ilişkilerine yabancı güçlerin müdahale edebilmesi hakkı tanınmış olmaktadır.

Böylece Ermeniler, Ruslar ve İngilizler tarafından kullanılmaya başlanmış ve İngiltere’nin elinde Rus yayılmacılığına karşı bir ileri karakol vazifesi görmüşlerdir. İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı Devleti’ni yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu politikanın propaganda ürünüdür ..!

1915 yılında "Tehcir" yani yer değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır. Oysa soykırım ; “ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi”dir. Soykırım dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir. 1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur..!

Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler’in önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.

Örneğin, bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le Monde’da yayınlanan itiraflarına göre ; Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya’da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı’yı katletmiş, 1994’ de Ruanda’da 500 Bin Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991’ den sonra Bosna-Hersek ile Kosova’da on binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.

Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur. Ermenilerin Doğu Anadolu’da savaş ve göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu’da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir katliam söz konusu değildir.

Aslında Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379’ larda 70.000 Ermeni’yi İran’a, Bizanslılar 1025’ lerde Doğu Anadolu’daki 40.000 Ermeni’yi Sivas ve Kayseri’ye, Memluklar 1250’ lerde 10.000 kadar Ermeni’yi Mısır’a, 1743’ de İranlılar 24.000 Ermeni’yi İran içlerine ve 1777’ de Kırım’ı işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeniyi steplere sürmüştür.

Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır. Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, maalesef siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur.

Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.

Ayrıca Osmanlı hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.

Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965’ ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970’ li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

27 Ocak 1973’ de ABD’nin Santa Barbara kentinde, Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir’i katletmesiyle başlayan Ermeni Terörü, 1975’den itibaren 1915 öncesinde olduğu gibi Örgütlü bir yapıya bürünmüştür. 1983 yılına kadar Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’ u silahlı, 70’ i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.

Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’ li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.

Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “Tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “Tanımak” zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye’den "Tazminat" ve "Toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.

Buraya Dikkat !! 1915 deki sözde “Soykırım" iddialarının 100. yılına 3 yıl var. Dediğimiz gibi hedef "3T" idi ; Yani “Tanıma”, “Tazminat”, “Toprak”... Soykırım iftirasını “Tanıtmayı” AB üstlenmiş, "Tazminatı" ABD... "Toprak" için zaten Lübnan’da emlak ve tapu ofisleri harıl harıl çalışıyor… Haydi hayırlısı ! Biz halen cumhurbaşkanlığının görev süresini tartışalım, açlıktan değil ama gafletten yürekleri kokan birçok milletvekillerinin az buldukları maaşlarını konuşup duralım…

Peki şimdi gelelim bam teline... Aklınız neredeydi diye, şimdi sormak lazım birilerine ;

-2007’de dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan ; "Sınırların açılması ve diplomatik
ilişki kurulması konusunda cumhurbaşkanınız, bizimle aynı düşünüyor" iddiasında
bulunduğunda,
-Cumhurbaşkanımızınl Erivan’a gidip "Ermeni jargonunun değiştiğini" açıkladığında,
-Ermeni protokolleri imzalandığında,
-Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın ; "Er ya da geç soykırım anıtı önünde diz
çökecek Türk liderler olacak" sözlerini sükunetle karşıladığınızda,
-Sarkisyan’ın Hocalı katliamına bizzat katıldığını Meclis Başkanı Çiçek’in ağzından
duyurduğunuz halde Hocalı için Meclis’te "soykırım" kararı almayı düşünmediğinizde,
-Mahkemelerdeki davalar devam ettiği halde siyasi talimatla "azınlık mülklerini" iade ettirip
bu mülkler konusunda en önemli otorite olan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel
Müdürlüğü’nü kapattırdığınızda,
-Obama Çankaya Köşkü’nde: "Soykırım konusunda görüşlerim değişmedi" dediğinde,
-Obama’nın "ilk uluslararası diplomatik çabasında başarısızlığa uğramaması" gerekçesiyle
Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadına dönüşünü veto etmediğinizde,
-Sarkozy "Haçlı seferi" deyip Libya’ya saldırdığında, siz de buna NATO vizesi verdiğinizde,
-İngilizler Libya’ya gidip tüm arşivine el koyduktan sonra Kaddafi’nin vahşice linçine
seyirci kaldığınızda,
-Geçen yıl Baskın Oran’ın Paris’te yaşayan kızının adaylığı ; "Soykırım yapılmıştır"
demediği için engellenirken ona sahip çıkmadığınızda,
-ABD’de açılan tazminat davalarında Ziraat Bankası ve Merkez Bankası’na gönderilen
tebligatları aldığınızda,
-ABD’deki Ermeni örgütü, Dışişleri Bakanı Clinton’a mektup yazıp, "müze yapılan
eserlerinin iadesini" istediğinde Clinton’un: "Türkiye’ye baskı yapıyoruz" demesine ve
Temsilciler Meclisi’nin "gizli soykırım" tasarısını kabul etmesine sessiz kaldığınızda,
-Dersim için "özür" dileyince AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Füle’den gelen ; "Mazinin
sıkıntılı meselelerini çözmeye yönelik bütün teşebbüsleri memnuniyetle karşılıyoruz"
mesajını anlamazdan geldiğinizde,
-Birkaç ay önce ABD’den gelen bir grup Ermeni işadamının İstanbul’dan sonra Diyarbakır
ve Van’a gidişinde hiç bir art niyet aramadığınızda,
-Diyarbakır’da bulunan Orta Doğu’nun en büyük Ermeni kilisesinin Osman Baydemir’in mali
katkıları ile onarımına başlanmasını, dahası minarelerden yüksek olduğu için yıktırılan
kulesinin aslına uygun yaptırılmasını alkışladığınızda,
-Ahdamar adasındaki ermeni kilisesi restore edilip senenin belli bir günü ayine açılmasına
izin verdiğinizde,
-"Azınlık mallarının" bir kanun hükmünde kararname ile iadesine karar verildiğinde
Lübnan’daki Kilikya Yüksek Makamı Katolikosu I. Aram’ın, Başbakan Erdoğan’a mektup
yazmasının başlı başına ne kadar önemli olduğunu anlamadığınızda,
-Sadece bir kaç ay önce Fransa Dışişleri Bakanı Lüppe’yle "komisyon kurulması" onayı
vererek, kuzuyu kurda teslim ettiğinizde,

Aklınız Neredeydi Acaba ..!! Soruyoruz o birilerine, söyleyin neredeydi Aklınız ..!!


Soykırım görmek isteyen gitsin Fransa’nın Cezayir’de, Ruanda’da yaptıkları baksın önce !! Adam gitmiş sömürmüş, asmış, kesmiş, yıkmış, işgal etmiş... Birde bize ithamda bulunuyor utanmadan..! Biz bir yeri mi işgâl ettik ? Gidip birilerinin kanlarınımı emdik ? Tam tersine topraklarımızda sırtımızdan vurulduk, isyana, katliamlara maruz kaldık..! Atalarımız ne güzel söylemiş “Ayıdan post gavurdan dost olmaz” diye. Birde Boykot yapalım diyorlar ! Bu saatten sonra Fransız malını boykot etsek ne olur, etmesek ne olur !? Yabancı sermaye gelsin diye bu ülkelerin masalarında konsamatrislik yaparken aklınız neredeydi ? Şimdi ülkemizde 100’e yakın markası ve firmasıyla onbinlerce vatandaşımızın çalıştığı Fransız gavurunun şirketlerini, mallarını boykot etsek kaç yazar ! Adamlar bunu hesap etmemişlermidir sanıyorsunuz. Biliyorlar nasılsa bir ay sonra hiç kimsenin umrunda bile olmayacak, her şey eskisi gibi devam edecek. Nerden bulacaklar böyle uyuşturulmuş, büyük bir kısmı hilkat garibesi olmuş bir toplumu... Ha ! bana sorarsanız değil Fransız malına, ismine bile ambargo koyalım derim, ama duygusallığa yer yok bu işlerde, olmamalı da zaten. Attığımız taş ürküteceğimiz Fransız kurbağasına deymeli, yoksa biz bu filmi daha evvelde çok gördük... Bu iş daha çok başımızı ağrıtacağa benziyor.! 130-140 senelik bu meselenin öyle 3-5 boykotla, misillemeyle çözülemeyeceğini herkes bilsin ! Keşke çözülebilse... Ama yinede gönlümüz karınca misali safımızı belli etmekten yana. Yani her türlü boykota tabiki varız. Vatandaş olarak elimizden gelen bu şimdilik. İş bu ülkeyi yönetmeye soyunanlarda. Hani Abdülhamit’in dediği gibi " Tarih tekerrür etmez, hatalar tekerrür eder." Umarım hatalarımızdan ders alır, yapılması gerekenleri yaparız bir an önce...

Sözün özü kısaca Ermeni sorununa bir parmakda biz atalım dedik. Nedir, ne değildir diye kısaca bulup buluşturup paylaşmak istedik. Nacizane çözüm önerilerimizde var elbette, ama bunuda bu işe talip olanlar dile getirsin artık. Yoksa düşünün bir kere ; Dünyadaki 200 ülkede, neredeyse Türk vatandaşının olmadığı bir ülke yok. Sadece Avrupada 5 milyonun üzerinde Türk vatandaşı var. Bizde kuralım bir "Türk Diasporası", olmaz mı..? Olamaz mı ? Çok mu zor yani..!! 3 milyonluk Ermenistan kadar olamaz mıyız sizce... Neyse !! Umarım hassasiyetleri olan yüreklere dokunmuşuzdur da, bir faydamız olmuştur... İktidarı, gücü elinde bulunduranlar da, umarım nasıl bir ateşle oynadıklarının ve nasıl bir vebal altında olduklarının farkındadırlar. Ve umarım gerekli ciddiyeti gösterip gerekenleri de yaparlar.. ama Adam gibi...
Evet sevgili dostlar ! Gönül gözünüz açık, yüreğiniz tetikte olsun. Kalın Sağlıcakla...

Sevgi ve Saygılarımla,Hacegan...
Hacegan__
Pts Oca 23, 2012 7:18 am
 
Foruma git
Konuya git

Re: NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Efe adminim ve Cengiz bey yorumlarınız için çok teşekkür ederim.
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 11:51 am
 
Foruma git
Konuya git

Re: NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Almira kardeşim çok teşekkür ederim,şimdi birlik ve beraberlik zamanı Türk gücünü tüm dünya ya gösterme zamanı.NE ARARSAN AY DA YIZDIZDA VAR TÜRK'E ANCAK TÜRK'TEN FAYDA VAR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ALLAH TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN.
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 9:37 pm
 
Foruma git
Konuya git

Re: NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Teşekürler Hacegan abi çok güzel tesbitler olmuş emeklerine sağlık....

Bence TBMM de karar çıkartmalı Fıransa nın yaptıkları ortada Viyatnam, Cezayir ve Afrika da yaptıklarını kimse unutmadı Asalaya verdiği desteğide unutmadık.Bu karar AB içindeki çatlağı büyütecektir. Türkiye, başbakanın başlattığı ve muhalefetin tamamen destek verdiği dik duruşunu sürdürebildiği takdirde, AB ülkeleri meclislerinin Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili aldıkları kararların mantıklı bir gerekçesi olmadığını göreceklerdir. Fıransa hadini aştı hiç olmazsa elimizden geleni yapmalıyız,Fransız ürünlerini boykot edelim...


Edilecek Fransız Markaları:

Benzin: Total, Elf
Süpermarket: Carrefour, Gima, Dia Endi, ChampionSA
Yoğurt: Danone, Yoplait
Şişe Suyu: Perrier, Danone, Evian
Mutfak ve diğer ev eşyalar: Tefal
Oto Lastiği: Michelin, Uniroyal, Recamic
Oto Yedek Parça: Valeo
Otomobil: Renault, Peugeot, Citroen
Giyim: Lacoste , Givenchy, Pierre Cardin, Yves Saint Laurent, Etam, René Derby, Sonia Rykiel, Cacharel, Daniel Hechter
Çanta: Longchamps, Lancel, Louis Vuitton
Şampuan: L’Oreal, Studio Line, Lancome
Saç ürünleri: L’Oreal, Studio Line, Garnier, Kerastase
Bebek giyim, mama, oyuncak: Bledina, Mellin, Majorette, DPAM, Petit Bateau
Kozmetik: L’Oreal, La Roche Posay, Biotherm, Christian Dior, Clarins, Vichy
Parfüm: Chanel, Christian Dior, Clarins, Drakkar Noir, Fahrenheit, Lancome,Lavendar Harvest
Cilt Bakım ürünleri: Clarins, Guerlain, Avon, Avene
İnşaat: Ondulin Avrasya (Onduline -Bituline-Isoline), Lafarge, Chryso, Weber Markem
Seyahat: Air France, Club Med, Fransa’da tatil, Fransız Kültür Merkezi
Tıraş Bıçağı : BIC
Çakmak:BIC, Cartier
Kırtasiye: BIC, Sheaffer
Spor Ekipmanı: Le coq sportif
Motosiklet, Bisiklet: Peugeot
Dergi: Marie Claire, Elle
Telekom: Alcatel
Sigorta: AXA, Günes Sigorta, Basak Sigorta, Başak Emeklilik (Groupama International)
Finans: Societe General Bankasi, TEB (Türk Ekonomi Bankasi)
İlaç firmaları : Sanofi (Aventis&Synthelabo&Pasteur ortakligi): Servier, Fournier, Guerbet, Pierre
Almira
Sal Oca 24, 2012 8:41 pm
 
Foruma git
Konuya git

HUKUK DEVLETİMİ DEDİNİZ....

Yıllardır televizyonlardan duyarım ’’Burası Demokratik Bir Hukuk Devletidir!!’’ cümlesini. Bir haksızlığa uğrayan veya hararetli bir tartışma esnasında sürekli söylenmekten adeta klişeleşmiş bir cümle haline gelmiştir bu söz.. Düşündüm de yahu biz gerçekten böyle miyiz?

Demokrasi açısından baktığımızda durum hiçte iç açıcı gözükmüyor. 1923 te kurulan bir devlet çok partili sisteme tam 1950 yılında geçiyor. Ne komik değilmi. Tabiki bunca zaman çeşitli denemeler olmuştur fakat muhalefete kapalı vicdanlar sonucu ’’aman irtica geliyor!’’ yaygaraları kopartılıp bu süreç sürekli ertelenmiştir.

Peki çok partili hayata geçince her şey tamammı? Tabikide hayır! 50 lerde Büyük oy oranlarıyla seçilen bir parti 1960 ta darbeyle karşılaşıyor ve bir başbakan gayri rasyonel sebeplerle asılıyor!!! Daha sonra Meşhur 12 Mart muhtırasıyla karşılaşıyoruz.. Hemde 1971 yılında yahu ne oldu? Daha 10 sene oldu. Daha bitmedi 12 Eylül 1980 de bir darbe daha oluyor. Burada işin ilginç tarafı darbe olduktan 1 gün sonra çatışmalar, ölümler bıçak gibi kesilmiştir.. Enteresan değil mi.. Sanki darbeler sadece askerin suçuymuş gibi davranıyoruz ya!! O dönemin gazetelerine bir bakmak lazım. Nasılda gaza getiriliyor millet.. Nasılda gaza geliyor millet!! Elbette darbenin haklı gösterilmesi gibi bir durum olamaz fakat bunlarıda göz önüne almak gerek... Her neyse sonrasında 28 Şubat 1997 post- modern darbe adıyla anılan müdahale geliyor. Dikkat edin, yıl oldu 1997.. En sonunda 2001 yılında seçim oldu ve seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi kazanır ve bu partiye darbe teşebbüsleri olmasına rağmen başarılı olmaz... Bu göstergelere bakarak demokrasiye 2001 yılında geçtiğimizi söyleyebiliriz sanırım... 2001 eksi 1923 78 eder... 78 sene dile kolay....

Gelelim hukuk devleti geyiğine.. Geyik diyorum çünkü hukuk açısından bakınca da demokrasi sınavıyla pekte arasında bir fark görmüyorum ben..

Yasa yapışımız ctrl+c ctrl+v den ibaret. İtalyadan ceza yasasını, Fransadan idare hukuku ilkerelerini, Almanyadan ceza yargılaması hukukunu ve en garibi de İsviçreden medeni hukuku aldık.. Hadi kültür ve medeniyet uyuşmazlığını bir kenara bıraktık diyelim(aslında kabul edilemez).. Türkiyenin bü günkü nüfusu aşağı yukarı 73 milyon. Bu haliyle sıraya koyarsak 17nci sıradayız. İsviçre ise yaklaşık 7 buçuk milyon kadar bir ülke.. Yani bizim onda birimiz. Şimdi soruyorum 10 kişiyi yönetmekle 100 kişiyi yönetmek aynı şeymidir? Yahu bu nasıl iştir demek geliyor içimden.. Yıllar boyu uygulanan yasanın ortaya koyduğu skandallardan bahsetmiyorum bakın!! Küçücük bir örnek veriyorum. Fakat bu örnek temel taştır ve kesinlikle göz ardı edilemez bir hatadır... Çokmu acelemiz vardı da kopyala yapıştır yaptık?

Kendimizi kandırmayalım. Bir çok ortadoğu ülkesinden iyi durumda olduğumuz doğrudur. Fakat halen çok kötü durumdayız. Bu durumdan kurtulmak hiçte kolay değil hele ki 1930 larda kalmış kafalar olduğu müddetçe hiç kolay değil.Hep söylediğim güzel bir söz vardır Başkasına hükmeden kuvvetlidir ama kendisine hükmeden kudretlidir. Bizlerde kudretli olalım en azından olmaya çalışalım selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Pzr Oca 29, 2012 8:54 pm
 
Foruma git
Konuya git

İŞİTİLEN VE CEVAP VERİLEN DUALARIMIZ...

Kulların ALLAH' a en çok yaklaştıkları anlardır dua ettikleri anlar. Namaz kılarken, bir işe başlarken, gece yatarken edilen dualar insanların Allah’a şükretmeleri, O’ndan yardım istemeleri için en önemli araçtır. Bu anlarda insanlar hem kendi güçsüzlüklerini hem de Allah’ın gücünü daha iyi anlarlar, Allah’a yakınlaşırlar. Ancak edilen dualar ile ilgili halk arasında yerleşmiş ve yayılmış önemli bir yanlış anlama vardır. “O kadar dua ettik yine de olmadı” gibi ifadeler edilen her duanın kabul edilmesi yani gerçekleşmesi gereklidir gibi bir mesaj taşır ki bu dinen asla doğru değildir.
Allah’ın mucib sıfatı işte tam da bu noktaya işaret eder. Mucib kelime anlamı olarak cevap veren demektir. 11 Hud Suresi’nin 61. ayetinde geçtiği şekliyle Allah’ın mucib sıfatı Allah’ın kullarına cevap verdiğini belirtir. Unutulmamalıdır ki cevap vermek dikkate almak demektir. Yani Allah kullarını, kullarının dualarını kuşkusuz ki duyar ve onlara mutlaka karşılık verir ancak bu karşılık olumlu da olumsuz da olabilir. Bir şeye cevap ya da karşılık vermek onu kabul etmek demek değildir. 2 Bakara Suresi’nin 186. ayeti de aslında aynı noktayı vurgulamaktadır. Allah ayette biz kullarına yakın olduğunu, biz ona yalvardığımız anda bizi duyduğunu ve bize karşılık verdiğini söylüyor.
Kullarım sana benden sorarlarsa ben Karîb’im, gerçekten çok yakınım. Dua edenin çağrısına, bana çağırıp yakardığı anda cevap veririm. Hadi onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru ve iyiyi bulabilsinler.
Bizi bu şekilde kendisine dönmeye, kendisine dua etmeye çağıran Allah hiçbir şekilde tüm dualarımızı kabul edeceğine, dualarımızın hepsine olumlu cevap vereceğine dair bir söz vermiyor. Zaten bu her şeyin sınırlı olduğu dünya hayatında mümkün de değildir. Yani şöyle düşünün; üniversite sınavına giren tüm gençler Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmak için dua etseler, bir pozisyon için bir şirkete iş başvurusu yapan kişilerin hepsi işe kabul edilmek için dua etseler tüm bu duaların kabul edilmesi dünya şartlarında zaten mümkün değildir.
Kaldı ki Allah Kuran’ında bu dünyanın bir sınav olduğunu, insanların sıkıntılar ve yokluk ile sınanacağını söylemektedir. Tüm isteklerimizin gerçekleştiği bir dünyada sınavdan bahsetmek elbette ki imkânsızdır. Hem bu dünyada böylesine kusursuz, herkesin her istediğini aldığı bir hayat yaşansaydı cennetin de pek bir anlamı kalmazdı. Kuşkusuz ki cennet müminler için en büyük ödüldür. Müminlerin istedikleri her şeye sahip oldukları, her türlü kötülük ve sıkıntıdan kurtuldukları yer olan cennet işte bu özellikleriyle müminler için eşi benzeri olmayan kusursuz bir ödüldür.
Bu konudaki önemli bir nokta da Peygamberimiz’e mal edilen hadisler aracılığı ile Allah’ın vermediği sözlerin Allah’a atfedilmesidir. “Falanca gün edilen her dua kabul olur” gibi ifadeler Kuran’da geçmez, dolayısı ile bu tür sözleri Allah vermemiştir. Kuran’da bu tür “kabul edilmesi garanti olan dua”lar bulunmamaktadır. İyi niyetle uydurulan bu hadislere inanan birçok kişi, Allah’a olan inancını sorgular hale gelmektedir.
Diğer yandan tüm dualarının kabul edilmesi kullar için her zaman iyi olmayabilir de. Biz kullar sınırlı bilgimiz ile bazen kendimiz için aslında iyi olmayan şeyler için dua edebiliyoruz. Bizim için iyi olur sandığımız şeylerin aslında bizler için iyi sonuçlar doğurmadığını görünce ise çok daha fazla üzülüyoruz. Bu durum bir Kuran ayetinde de “Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (2 Bakara Suresi 216. ayet) şeklinde ifade edilmiştir. Yani duaların kabul edilmemesi zaman zaman bizler için daha hayırlı olabilir.
Öyleyse müminler “o kadar dua ettim ama yine de olmadı”, “Allah’ım sesimi duymuyor musun” gibi serzenişlerde bulunmamaya özen göstermeli ve Allah’ın bizlere çok yakın olduğunu, dualarımızı mutlaka duyacağını ve onlara cevap vereceğini bilmelidirler. Dahası her şeyin en iyisini Allah’ın bildiğini hatırlayarak teslim olmak ve hayırlısı neyse o olsun demek kuşkusuz ki en doğrusudur. Sayın sanalkahve dostlarım unutmayın lütfen sabır ve dua müslümanın en güzel silahıdır selam ve saygılarımla Hacegan
Hacegan__
Pts Oca 30, 2012 7:09 am
 
Foruma git
Konuya git

İNANÇLI OLMAK ZORMU ?

İnançlı olmanın zor olduğu söylenmektedir, Allah hiçbir beşere (kul’a) üstesinden gelemeyeceği bir hayat ile sorumlu tutmadığını, dünya’nın sınav için gerçek olarak yaratıldığını bizlere pek çok Ayette belirtmiştir ancak okuyan,anlayan bilir gerçekten öyle. Bu ancak Allah’ın emirlerine gönül rızası ile uymayan kişilerin “seçerek, işine geldiği gibi uygulayanların” başına gelen zorluk sınavıdır diye düşünüyorum kendimce tabi en doğrusunu Allah bilir.
” Müslüman’ım ama …… ya karşıyım/sıcak bakmıyorum. “
” O öyle olmaz.(Kur’an-ı Kerim’e yönlendirmeden, delilsiz olarak der ise.) “
“Yapsın ama ben yapmam , Allah kabul etsin. ” (İnanan inansın, inanç özgürlüğü demek..)
Kendisinde seçim yapma hakkı gören inkârcılar farkında olmalılar diye düşünmekteyim.
Kafirleri(yabancı,yerli) dost olarak edinmemek (bazı durumlar dışında) kesin olarak bildirilmiştir.
Süregelmiş yanlışları sürdürmeye pek çok örnek vardır sadece birkaçını sizler ile paylaşmak istiyorum. Bunlar Kur’an-ı Kerim’in Ayetlerine değil, sadece ve sadece atalarının sözlerini başka kitapları, batıl rehber edinenlerin yanlışlarıdır düşüncesindeyim.
Kur’an-ı Kerim bizleri babalarımızdan gelen yanlışları sürdürmemiz konusunda uyarır.
Bütün anneler cennetliktir. = Delili var mı? Günah’a devam mı?
Güzele bakmak sevaptır. = Haram ile güzellik karıştırılmaktadır. Ayrıca belirtmek isterim bana göre şükür ve helal düşünceler ancak insanın değerini arttırır yoksa haram’a öylece bakması değil.
Daha bir çoğu var emin olunuz hiçbir kul sözü , gerçek yol gösterenin yolunu tutamaz.
Ancak O’na , doğru olana yönlendirmeli, O’nu hatırlatmalı ve O’nun ile hüküm vermeye davet etmeliyiz (hükmü de kabullenmeliyiz).
İnançlı ve Allah’ın bizlere olan öğütleri doğrultusunda kurala uygun yaşamak inkârcıların gücüne gider. Onlar inkârlarını da inkâr eder. “Ben sarhoş sapkın değilim” diyen alkolikler buna bir örnektir bir de sarhoş olmadan, edilen inkâr var. Bizim böyle doğru olmamız ve dosdoğru olmak için çaba sarfetmemiz, dinleyici olmamız onları da içten içe endişelendirir. Bizimle tartışmaya girmek isterler. Çünkü inançlı kişilerin olduğu yerde batıl azalır ve yok olur Allah’ın izni ile. Kur’an-ı Kerim’e sarılırsak yıkılmayız da bölünmeyiz de Allah’ın izni ile.
Elbette herkes ” müslümanlık zordur ( gibi sözleri ) ” kötü niyet ile söylememiş olabilir. Allah her şeyin nasıl olduğunu, tek kesin bilendir. Ben sadece bir yerden başlamak için bu söze değinmiş bulundum.
İnançlı insan korkmaz, kullar bize görüşünü söylediğinde ondan kaçmamızda ya da onu azarlamamızda bir fayda olmayabilir bunun farkında olmalıyız. Hepimiz hatalar yapmış olabiliriz. Sabır ve gereken uygulanmalı gerekense ancak Kur’an-ı Kerim’de yazandır. Okumak, anlamak her saniyeye adalet ile hükmetmek gereklidir Allah’ı unutmamalıyız çünkü Rabbimiz bizi hep gözetmektedir çok şükür.
Bana göre inançlı bir insan olmak, sabırlı olup ancak Kur’an-ı Kerim’e göre tepki vermek, hareket etmek, çalışmak, barıştırmak, öğüt vermek, namaz kılmak çok yerinde ve çok mükemmeldir.
Kısacası Kur’an-ı Kerim’e uyup onların gözüyle maadur ve dışlanmış görünür ama kendileri haktan uzaklaştıkları için Allah kişi ile kişi arasına takdirini gösterir ve sizi onlardan kurtarır.
Sizin için bu daha bir kolaylıktır çünkü,” Mü’minler (inanıp yararlı işler yapan kullar) yanlızca mü’min leri dost edinsinler ve onlar ile evlensinler. ” şeklinde çok kesin ve doğru olarak bilgilendirilmişizdir.
Sonuç itibarı ile dünya ve ahiret yanlızca Allah’ın dosdoğru yoluna uyan ve uymaya çalışan (iyilikte yarışıp bencilleşmeyen) kullar içindir benim anladığım kadarı ile haydi birde siz okuyun varsayın ki bu yazıda bir aldanış.
Ve Kur’an-ı Kerim der ki:
Her kul ancak kendisinden ve kendi yaptıklarından sorumludur. Ne kardeşinden, ne anasından, babasından, çocuğundan.
Her kulun kıyameti bedeni ölünceye kadardır diye de bilirim..Aklın güzelliği dil ile dilin güzelliği söz ile kişinin güzelliği yüz ile yüzün güzelliğide yürek ile belli olurmuş sayın okuyanlarım sanalkahve dostlarım Allaha emanet olunuz.Allah yar ve yardımcımız olsun amin ecmain inşallah selam ve saygılarımla Hacegan.
Hacegan__
Pts Oca 30, 2012 6:59 am
 
Foruma git
Konuya git

DÜNDEN BUGÜNE...

Fatih Sultan Mehmet Istanbul'u fetheder.Fetihten sonra Istanbul'un manevi birisi olan Ebul Vefa hazretlerini ziyaret gitmek ister.Yanına arkadaşlarını alır ve Ebul Vefa Hazretlerinin ev ve dergahının bulunduğu semte gelir.Ebul Vefa'nın evinin önüne gelen Fatih,içeri girmek için kapıların açılmasını bekler,fakat hiç beklenmeyen birşey olur Ebul Vefa'nın evinin kapıları kapanır.Fatih ve ve etrafındakiler,avludaki talebeler hayretler içindedirler.Açılması gereken kapı kapanır.Birşey anlayamazlar.Koca Fatih'e kapılar kapanırmı?Cihanı titreten Fatih,Ebul Vefa'nın kapısında sessizce beklemektedir.Lakin bir anlamda verememektedir.Dışarda Fatih,içerde Ebul Vefa düşünceler içindedirler.Dıişarda Fatih,içerde Ebul Vefa ağlamaktadırlar.Fatih'in dudaklarından şu cümleler dökülür.Katillere,canilere,hırsızlara kapanmayan kapı bize niye kapanırki!Zağanos Paşa bizim suçumuz nedir?Biz canilerden dahamı günahkarız?Vefa sultan niçin bizi kabullenemez?Zağanos paşa bir an hamle yapar.İçeri girip bunu öğreneceğim der Lakin Fatih büyük bir edep içinde Hayır Zağanos Ebul Vefa Hazretleri bizi kabul etmiyorsa elbet bir bildiği vardır.Demek ki huzura kabul edilecek duruma gelmedik diyerek atının yularını çekip saraya döner.Fatih Ebul vefayı göremez ziyaret edemez.Dergaha kabul edilemz.Neden acaba?Ebul Vefa'nın tavrını merak eden talebeleri üstadın huzuruna girip bunun sebebini sorp öğrenmek isterler.Fatih'in dözdüğünü gören Ebul Vefa gözyaşlarını siler ve sessizce şunları söyler,Fatih'in bizim yanımızda özel yeri vardır.Bizim ona büyük muhabbetimiz vardır.Onu dergahımıza kabul etmedik.İki sebebten dolayı dergahımızın kapısını Fatih'e açmadık.Birincisi şudur:Fatih bu dergaha girer ve tasavvufun güzelliğini,manevi halin tadını alırsa korkarımki tahtına bir daha dönmez.Biz Fatih'in Fatihliğine muhtacız,dergahımızda talebeliğine değil.Fatih Fatih olarak kalmalıdır.Eğer o tahttan inerse İslam ümmeti çok şey kaybeder.İkincisi şudur:Fatih bizim dergahımıza gelip gider,dargahımızdaki manevi hali görürse korkarımki her türlü iyiliği ve yardımı bize yapar.Her türlü himmeti bizim dergahımıza döker.Sadece bu dergaha çalışır.Diğer müslümanları ihmal eder.Halbuki biz isteriz ki Fatih bütün ümmetin Fatih'i olsun,sadece bu dergahın değil.İşte onun için biz Fatih'e dergahımızın kapılarını açmadık..
Tutku
Sal Oca 31, 2012 9:59 am
 
Foruma git
Konuya git

O SES.....

Çok mutlu olduğunu düşünen insanın dahi içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Kimileri ise mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; sahte mutluluk maskesiyle dolaşır. Çünkü insanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkün. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb’imiz, sonsuz merhametiyle bu gerçeği Kur’an’da haber verir.

Kur’an’ın bu sırrından habersiz olan bazı insanlar, huzur ve mutluluğu yakalayabilmek için çeşitli yollar denerler. Allah her konuyu çözümüyle birlikte yarattığı halde, insanlar çözümü genellikle Kur’an dışında ararlar.

Psikiyatrist ve psikologlar dışında son dönemde insan ruhuna şifa arayışları yaşam koçlarıyla sürüyor. İnternette arama motorlarında "yaşam koçu" kelimelerini arattığınızda, hedeflerinize ulaşmada size rehberlik teklif eden bu insanlara dair sayfalarca sonuç çıkıyor.

Kimi yaşam koçları, "sana rahatlık ve huzur veren, ilhamlar veren, bir anda sana güzel fikirler sunan o ses, güvenmeni söyleyen ses, o ses sana hep güzel mesajlar veren ses, o ses olman gereken yerde olmanı, yapman gereken işi yapmanı sağlayan ses, o ses seni yönlendiren sana mutlu bir hayat yaşatmaya çalışan seni koruyan kollayan sana yol gösteren ses" gibi ifadelerle muhtemelen vicdanı anlatıyor. Allah’ın ilhamı olan ve hep doğruyu işaret eden şaşmaz pusulamız vicdanı.

Ancak bir kısmı, insanda bağımsız güç gören, insana benlik veren Kur’an dışı bir bakış açısıyla olaylara bakıyor. O yönde yol gösteriyor.

Örneğin bir yaşam koçu kendisini tanıtmak için, bir müzenin ya da bienalin yalnız da dolaşılabileceğini ama –kendisini ima ederek-bir rehberle gezildiğinde her açıdan daha doyumlu ve hedefe yönelik olunacağını yazmış.

Doğrudur, ancak "temiz akıl sahipleri" için hayat rehberi Kur’an’dır. Kur’an, derin saygıyla içi titreyerek Rabb’inden korkan, sakınan, samimi inanan insanların yol göstericisidir. İnsanı yaratan Yüce Allah, kulu için en doyumlu ve asıl hedefe yönelik hayat şeklini Kur’an’la haber verir. Kur’an, yaşamanın sanatını anlatan kılavuz. Kin ve nefretten arınmayı, aydınlığı, estetiği, şefkat ve merhameti anlatan kitap. O, Allah ile derin bağlantıyı, en zor anda aşkı ve muhabbeti diri tutar.

İnsanı korku, panik ve çağın hastalığı olan stresten uzak tutacak, kalbine şifa olacak asıl şey, Allah’a ve mesajına sarılmaktır. Allah’a yakın olmak, O’na sığınmaktır. İnsanın en büyük yardımcısı Allah’tır; O’na dayanmaktan daha büyük destek yoktur.

Materyalist bakış açısıyla ne insanda ne de dünyada huzur olamaz. İnsan metalden, taştan oluşan bir varlık değil. İnsan, ruhu olan bir varlık. Ruh da dinin dışında bir rahatlık bulamaz; Allah’ı anmanın dışında huzura kavuşamaz.

Kalbe hitap etmeyen yöntemlerle psikolojik destek insana yarar sağlamaz. Kalplere, ruhlara şifa olan Kur’an’dan ve Allah’ı anmaktan uzak kalınmamalı. Allah’tan uzak kaldıkça kalp kararır, körelir.

Her sorun gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur’an’la insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın beğendiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Her yere Allah aşkıyla bakar ve dünyada da cennet benzeri bir hayat yaşarlar.

Allah’a yakın yaşamadığında insanın dünyası cehenneme döner. Allah’ı aşkla sevdiğinde ise cennete benzer. Huzurlu bir hayata kavuşmak için sevilmez Allah. Allah sevildiği için ruh açılır, dünya cennet gibi olur.

Her devirde inananlar, yaşadıkları zorluklarda Allah’ı anarak, tevekkül ederek kurtuluş bulmuşlardır. Bize can veren, bizi bizden iyi bilen Allah, kalplerimizin nasıl huzur bulacağını şöyle haber verir:

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28)

Göğüslerimizde kıldığı tek kalp O’nun aşkıyla dolu olmalı. Bir kez aşık oldu mu insan, sonsuza dek bırakmamalı. İnsan, Rabb’ini anar, Rabb’i için sabreder, O’na tevekkül eder; böylece kalbi tatmin bulur. Gerçek huzurun ve gerçek kurtuluşun yolu budur. O ses, yol gösteren ses O’dur…Selam ve saygılarımla Hacegan...
Hacegan__
Per Şub 02, 2012 10:00 am
 
Foruma git
Konuya git

GENÇLİĞE HİTABE NEDEN RAHATSIZ EDİYOR BEYLER?

Sayın sanalkahve dostlarım okurlarım gün geçmiyorki ülkemizde gündem değişmesin şimdi ise Son günlerin en önemli tartışması;Atatürk’ün gençliğe hitabesiydi.Niçin rahatsız oluyorlardı?Bu tartışmaların bir faydası varmıydı?tabii bunlar bilinçli bir hareketin parçası.Star gazetesi yazarı,Mustafa Akyol’un tartışmaya açtığı yoldan hız alan takipçileri yazarlardan destek geldi..

Atatürk nasıl bir gençlik istemişti;

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirin”


Akyol ne yazmıştı:

Meşhur hitabe şöyle başlıyor:

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Bu sorunlu bir ifade, çünkü milyonlarca bireye “senin birinci görevin budur” diye kollektif bir misyon biçiyor. Oysa bir ülkenin bağımsızlığı gerçekten kritik bir değer olsa da, kimsenin bunu her daim “birinci vazife” edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine “birinci vazife” olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi, veya dini inancını yaymayı, yahut sokak kedilerine bakmayı. Herkes kutsallarını belirleme ve onlar için çalışma hakkına sahiptir. (Ülkeye iyi gelecek olan da bu renkliliktir.)
Tabii bu görüş O nun gibi düşünenlerin fikri.Aidiyet fikrinden uzak kalanların böyle düşünmesi normal.Bugün ki,Yeni dünya düzeninin savunucularına bakıyorum,çifte vatandaş.Aidiyet fikrinden uzak kişiler.Onların gideceği bir başka ülke var şüphesiz.

Taha Akyol ve oğlu Mustafa Akyol’daki fikri değişimi sosyoloğların işi.Bu konuyu bir tarafa bırakalım.

Rahmetli Attila İlhan,şöyle diyordu;batı Türkleri Anadolu’dan değil taaa! Orta Asya’ya sürmek niyetinde.Bu emele hizmet edenler sessiz ve derinden "aidiyet"duygusundan habersiz bir nesilin yetişmesi için çalışmalarına devam etmektedirler.Böylece işleri kolaylaşacak.

Bilge kağan,Şeyh Edebalı,ve Atatürk’ün hitabesi O zamanın şartları ve bugün içinde geçerli olmak üzere,bunlar bizim kültürel mirasımızdır.

Bir başka yazar Aslan Bulut ’a göre Nutuk un yazım öyküsü;

Hepimiz, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini biliriz. Atatürk’ün, 1924’te Orhun Yazıtları kitabını okuduktan sonra, Bilge Kağan’ın “Ey Türk, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir ki. Ey Türk! Ökün ve kendine dön!” dediği bölümün yanına, “Büyük Nutuk, böyle bir hitabe ile son bulacaktır” diye not düşmüş olduğunu ise çoğumuz bilmeyiz. Kitap, halen Anıtkabir’dedir.
Büyük Atatürk, Türk gençliğine Bilge Kağan gibi hitapta bulunmuş ve yine benzer şartlarla karşılaşırsa ne yapması gerektiğini söylemiştir. Tek tek inceleyelim:
“Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.”
Bugün, Türk gençleri, artık CIA projesi olan “Yeni Osmanlıcılık” çerçevesinde kimliksizleştirme operasyonuna teslim edilmiştir.


Bütün bunlar kimliksiz ,aidiyet duygusundan uzak,içi boşaltılmış,milli değerlerimizin adım adım silinmesini amaçlıyor.

Yeni Anayasa hazırlıkları Cemil Çiçek’in bütün sivil toplum kuruluşlarından fikir almasının altında suça ortak olmama amacının telaşı var.Tartışmaya açılayacak üç madde için kıyamet kopacak.
Zaten bu kapından delip açmak için çalışanların acelesi bundan.

Yeni Anayasa da TÜRK üst kimliği olmayacak.Arzuları o.Bakalım buna müsade edilecek mi?

Son söz:komşu devletlere bakalım?kıyaslayın,farkı göreceksiniz.Delinin biri kuyuya bir taş atmış ve kırk akıllı bunu çıkaramamış herşeyin hayırlısı olur inşallah selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Per Şub 09, 2012 2:22 pm
 
Foruma git
Konuya git

AĞALAR MAKAM HİZMET YERİDİR.......

Her insan, makam ve mevki sahipliğini taşıyamaz özellikle bizim ülkemizin insanı.”Makam insanı bozar mış derler”aslında makam, insanı bozmaz o makamı temsil kabiliyeti olmayan, ya da o makamı taşıyamayacak durumda bulunan ehliyetsiz ve niteliksiz kişilikleri bozabilir.Zaaf içinde bulunan bir yönetici hangi ünüversiteyi bitirirse bitirsin, kaç dil bilirse bilsin ve ne kadar deneyimli olursa olsun ahlaki bir kimliğe sahip değilse bulunduğu makama bir hayrı olmaz. Makamlar bir ayar,ölçü yeridir “Ben neymişim be..abi.!duygusuna kapılıp aslında kompleks duygusunun en alt makamında bulunduklarından kendine tapınma” hastalığına yakalanır bu gibileri. Her meslekte ve yaşta okadar vatan kurtaran adam vardır ki bu ülkede kimi dinleseniz “Ben olsam” diyerek dünyaya nizam vermek için yaratıldığını sanıyor,ve onlar haricindeki herkese defolu insan muammelesi yapıyorlar bir banka memurunun bile hükümdar edasıyla hizmet verdigi türkiyede vazgecilmez bir davranış seklidir bu saçmalık.Insanımızda alışkındır bu gibi hareketlere maruz kalmaya aman işim olsunda ne olursa olsun diyerek bu gibi primitifliklere göz yumar,alışmadık şeye don yakışmaz derler vallaha yakışmıyor asil milletimize. Özel hayattada böyle değilmidir dost aile sevgili faktörlerinde çoğu insanı öpersiniz, seversiniz, hayatınızın merkezine onu koyuverirsiniz, önceliği kendinizden önce ona tanırsınız, sonrasında sizi bir şekilde mat eder kendini bulunmaz hint kumaşı sanarak sizi sürekli aşağılar.Kendi değerinin bilincinde olmayanlar hayatı boyunca aşağılanmaya maruz kalırlar .Makamlar hizmet olarak tanımlanır kimse haşa Allahlık taslayamaz kula sunulan fırsatlar muhtac olan kulu cezalandırmak için verilmemistir...
Türkiyede birileri olmayan türkcesiyle gazeteci olur alir eline bir kimlik orada burada ahkam keser,memur gardiyan ifadesiyle imparator olur,do ile reyi ayirt edemeyen albüm çıkarıp sanatçı olur , ve bizim milletimizde bütün bu olanlara her türlü primi verir ,üç kuruşluk dünyada bu kadar alçalmaya değmez diyerek yazımı burada noktalıyorum...Neydim dememeli ne olacağım demeki derken selam ve saygılarımla Allaha emanet olunuz Hacegan....
Hacegan__
Per Şub 09, 2012 1:53 pm
 
Foruma git
Konuya git

KARDEŞLİĞE ÇAĞRI.......

Yeryüzü yeryüzü olalı, kimbilir kaçıncı seferdir, zulmün ve küfrün baskıları, dayatmaları altında inliyor…İnsanlık, korkunç bir kabusun kıskacında perişan bir haldedir. Her taraf adeta yangın yerine dönmüş.Bir tarafta sefalet kol gezerken, diğer tarafta sefahat arş-ı alaya çıkmış…
Bir tarafta oluk oluk kanı akıtılan mazlumlar, diğer tarafta sömüren ve kan akıtan efendiler…
Bir tarafda hakkını alamayan hak sahibi yığınlar göz yaşlarını katık yaparken, diğer tarafda hakkı olmayanı gasbeden eşkiyalar iğrenç göbeklerini şişirmede…
Bir tarafda ezilen, öldürülen fakir milletler, diğer tarafda sanayi ve teknoloji çarkını büyük bir hasetle elinden kaptırmamak için canavarlaşan emperyalist güya medeni ülkeler…
Bir tarafda ahlaklı ve namuslu insanlar horlanır, iftira ve yalanlarla zulme maruz kalırken, diğer tarafda şımartılan, el üstünde taşınan ahlaksız, şerefsiz, ırz ve namus bezirganı mahluklar…İnsanlık, bu korkunç tezatların verdiği bunalım içinde kıvranmakta, kendine kurtuluş yolu aramaktadır.
Zulümle, aldatma ile iktidarlarını sürdürme ihtirası içinde olan batıl güçler ise bir yandan, yığınlara kurtuluş yolunu göstermemek için yaldızlı, aldatıcı ve uyuşturucu propağandalarını sürdürürken, diğer yandan kurtuluş yolunu görebilmiş ve yığınlara gösterebilecek insanlara karşı acımasızca iftira ve yalan iddialarla karalama, çatıştırma, parçalama ve yoketme metodu ile hucuma devam etmekteler.
Yüzyıldır dayattıkları sistemleri ile insanlığa mutluluk, saadet, huzur ve adalet getireceklerini iddia eden sefiller! Yüz yılın sonunda insanlığı getirdiğiniz şu bataklığa bakın! Her yerde kan, her yerde ölüm, her yerde acı, her yerde zulüm, her yerde açlık, her yerde sefalet…
Böyle bir karanlık fecrin sabahında kabuslarla uyanan kardeşlerimiz. Dünyayı saran bu yedibaşlı küfür ve zulüm ejderhasından kurtulmak zorundayız. Peki nasıl kurtulabiliriz?derken, bu soruya akıllı bir cevap vermeliyiz.
Biz diyoruz ki bu soruya akıllı bir cevap ancak İslamda Birlik ve Kardeşliğe çağrıdır.
Çağırıyoruz…Haksızlığa karşı yürekleri isyanla dolu insanlarımızı.
Çağırıyoruz…Sömürüye karşı sosyal adalet isteyen kardeşlerimizi.
Çağırıyoruz…Kurtulmak için kurtarmak gerektiğine inanan kardeşlerimizi.
Çağırıyoruz…İnançlarına, ahlak ve şereflerine saygı isteyen kardeşlerimizi.
Çağırıyoruz…Yolsuzluk ve suistimal çetelerine yeter diyen kardeşlerimizi.
Çağırıyoruz…Haksız yere kan dökülmesine paydos diyen kardeşlerimizi.
Çağırıyoruz…Birbirini seven, huzur dolu, sevgi dolu, barış dolu güzel bir dünya arayan kardeşlerimizi.
Evet bütün bu güzelliklerin arayıcısı, taliplisi ve takipçisi olan kardeşlerimizi, Hak ve Hakikatların kaynağı adalet, sevgi ve hoşgörü iklimi İslam’da birleşmeye ve İslam’da Kardeşliğe çağırıyoruz.
Hangi meşrebte, hangi gurupta, hangi cemaatta olursan ol ben de Müslümanım diyen kardeşim, kör taasubu, cahilliği, anlamsız ayrılığı bir tarafa atarak, inançlarımıza, Kitabımıza, Peygamberimize ve milli değerlerimize karşı amansız eylemler, zulümler düzenleyen küfre karşı, ister kapitalist olsun, ister kominist olsun, ister sosyalist olsun, ister mason olsun, ister laikçi olsun, ister şu veya bu ırkın ırkçılığını sürdüren olsun İslam’a ve İslam’ın değer ve kurumlarına karşı eylemler yapan, mazluma gözyaşı döktüren, ahlakı yıkıp ahlaksızlığı ve hayasızlığı, iffet ve namusu yokedip, iffetsiz ve namussuz bir sürü oluşturmak isteyenlere, arkadan terör odaklarını destekleyip kan akıtmayı, tetikçilerine öldürtmeyi bile göze alan, bu eylemlerini hergün tekrar etmekten bir an dahi fütur getirmeyen dinsiz ve imansızlara, vatan ve millet düşmanlarına, topyekün şeytanın taraftarlarına karşı bir ve beraber olalım!
Sen, hayat verici şuur ve bilgiye sahip olması gereken insan! Ayağa kalk, kendine gel, çevrene sevgi, merhamet ve birlik tohumlarını ek! Ta ki gayret ruhu, iman ruhu neşvünema bulsun…
“Küfür bir millettir, inananlar bir millettir” diyen İslam’ın sesine kulak ver. Bu ayrılıklara bir son ver…
Gel bu ayrılık girdabında boğulmak, lokma lokma yok edilmek yerine, birlik ve kardeşlik ummanına yelken açalım…
Haksızlığa, sömürüye karşı yegane çare İSLAM’dır.
Gel inandığını söylediğin bu mübarek dinin atmosferinde birleşelim…
Bütün inananları kusurları ile, sevapları ile kucaklayarak bir gönül adamı ol! Bütün umutlar sende canlansın. Seni yoketmeye, öldürmeye gelen sende dirilsin.
Kardeş olalım. Bir olalım, bütün olalım. Dünyadaki zulüm düzenleri, onların çeteleri ve kuklaları ancak biz bütünleşirsek eriyip yok olacaktır.
Ayrılıklar ancak küfrün ve düşmanın ekmeğine yağ sürüyor. Sen de , ben de hepimiz sömürülmeye, aldatılmaya ve ezilmeye devam ediyoruz. Gel artık Hak yolda elele kardeş olalım.
İslam’ın adalet ve sevgi ikliminde, huzur dolu bir dünya için Bir ve beraber olalım.Haydiiiiiiiii.....
Hacegan__
Per Şub 09, 2012 12:55 am
 
Foruma git
Konuya git

HEP GÜLÜMSEYİN:)))

Emanete ihanet etmeyin
Halinizden şikayet etmeyin
Büyüğünüze emretmeyin
Boş şeylerde israr etmeyin
Cahillerle sohbet etmeyin
Nefesinizi boşa tüketmeyin
İnsanları bekletmeyin
Etrafınızı kirletmeyin
Hayatınızı mahfetmeyin
Kimseye minnet etmeyin
İnsanları yüzüne karşı methetmeyin
Kimseye küfretmeyin
Kötülüğe meyletmeyin
Malınızı boşa sarf etmeyin
Sırrınızı açık etmeyin
Her şeyi merak etmeyin
Suçunuzu inkar etmeyin
Şerefinizi kaybetmeyin
Vatanınızı terk etmeyin
İyiliğe niyet edin
Büyüklere hürmet edin
Sıkıntıya sabredin
Aza kanaat edin
Sözünüzde sebat edin
Bildiğinizle amel edin
Hatanızı kabul edin
Yaramaz ise def edin
Varken tasarruf edin
Alimlarle sohbet edin
Nefsinizle inat edin
Sofranıza davet edin
Zararlıyı men edin
Seviyorsanız ifade edin
Kalbleri feth edin
Misafire ikram edin
Muhtaca yardım edin
Bilsenizde istişare edin
Tehlikeye dikkat edin
Hakkı teslim edin
Unutacaksanız kaydedin
Esirgemeyin lutfedin
Gariplere merhamet edin
Kazanmaya gayret edin
Çalışanı takdir edin
Başarıyı tebrik edin
Mazereti kabul edin
Her an tevekkül edin
Hastaları ziyaret edin
Çocuğunuzu terbiye edin
Herkese tebessüm edin
Güvensenizde kontrol edin
İnanmayana ispat edin
Fakirleri gözetin
Hayır için sarf edin
Hep gülümseyin Gülün varsa gülünü ver gülün yoksa gülüver:)))
Hacegan__
Per Şub 09, 2012 5:17 am
 
Foruma git
Konuya git

Koray...

Sendeki sırrın kapılarını araladıkça,
bendeki umutsuzluğun sebebini daha iyi anlıyorum.

Buluştuğumuz adreslerde birbirini iten gerçeklerin,
aslında hayatın gerçekleri olduğunu biliyorum.
Aşk tek kişilik yalnızlıktır, iki kişilik bir oyun.
Gerçek aşkın, üçüncü tekil şahıslara asla tahammülü yoktur
. Bir kalbi tam anlamıyla fethedemediysen,
o kalbin sınırları içinde gezinerek, ancak zaman kaybedersin.
Bu gerçek ikimiz içinde geçerli.

Yalnızlık nöbetlerimde, seninle yaşadığım her anı,
Bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirdim.
Yüreğimdeki duyguları YaLnızLıK ambarına boşalttım
. Bir rüyadan uyandım ve anladım ki, biz birbirimiz için yaratılmış değiliz
. Kandırmayalım kendimizi. Gözlerimizin aynı hizada buluşmasının getirdiği heyecanı, çok fazla büyütmeyelim
. Hayatın tekrarı yok ve zaman hızla geçip gidiyor
. Hayat, doğru zamanda yanlış insanlarla harcanmayacak kadar
DeğErli. Ve ben hayatın değerini bildiğim kadar, kendi değerimi de biliyorum.
Sonu hüsranla bitecek maceralar bana göre değil.

Karamsarlık değil bunlar
. Mantığımın duygularıma ağır basması. AkLIMIn ZAFERİ...
Yeni bir MaSaL da kendimi harcatmaman gerektiğini haykıran yüreğimin sesi..
. Biliyorum ki, bütün kahramanlar YALNIZDIR vE BEN yalnızlığımdan kalan saltanatı sürdürmeliyim.
Dertlerin Kıralı olmaktansa, böyle bir yalnızlığı tercih ederim
. Çünkü, Benden bir başka bir ben daha yok bu dünyada.
Ve hayat ikinci bir şansı her zaman sunmuyor insana...

.
UNUTMA!!!!!!!!!
Hayat, doğru zamanda yanlış insanlarla harcanmayacak kadar DEGERLI...
Koray
Per Şub 09, 2012 10:20 am
 
Foruma git
Konuya git

PAYLAŞALIM MI ? BÖLÜŞELİM Mİ ?

Paylaşmak hissetmektir, muhatabın acılarını yüreğinin ta derinliklerinde duymak. Bölüşmek hissizlik ve duyarsızlıktır.
Paylaşmak yüreğini ortaya koymak, muhatabın yüreğine dokunmaktır. Bölüşmek yüreksizce hakkını alıp gitmek.
Paylaşmak sahiplenmektir. Bölüşmek kaderine terk etmek.
Paylaşmak biz demektir. Bölüşmek ben demek.
Paylaşmak duygusal zekanın ürünüdür. Bölüşmek mantıksal zekanın.
Paylaşmak tümevarımdır. Biri bin yapar. Bölüşmek tümdengelimdir. Bini bir yapar.
Paylaşmak küçülerek büyümektir. Bölüşmek küçülerek tükenmek.
Paylaşmak aynılaştırmaktır. Bölüşmek ötekileştirmek.
Paylaşmak tanış olmaktır. Bölüşmek yabancılaşmak.
Paylaşmak MÜSLÜMAN tavrıdır. Bölüşmek ALMAN usulü.
Biz bin yıldır Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Kürt, Türk vs bu vatanı paylaşmaktayız.
Nesebi belirsiz hainler üç yüz yıldır bölüşmek için uğraşmakta.
Gelin safımızı belli edelim.Selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Cmt Şub 11, 2012 11:59 am
 
Foruma git
Konuya git

PEKİ BİZ KİME GÜVENELİM......

Sayın Sanalkahve dostlarım okurlarım hani geçen ki yazımda yazmıştım Ülkemizde sürekli gündem değişiyor diye işte bunlardan bir tanesi kısa ve öz olarak açıklamaya çalışacağım.Son günlerde ülkemizde öyle şeyler yaşanmaya başladı ki, bunlar karşısında ne düşüneceğimizi ve nasıl yorum yapabileceğimizi bilemez hale geldik.
Şaşkınlığa uğrayan, kuşkuya kapılan ve rahatsızlık duyan sadece bizler değiliz. Sayın Cumhurbaşkanı bile yaptıkları konuşmada "Yaşananlar talihsiz ve üzüntü vericidir" değerlendirmesini yaptılar.

Sayın Başbakan henüz konuyla ilgili bir açıklama gereği duymadılar.

Muhalefet kanadından ise son derecede olumsuz eleştiriler yapılıyor.

İktidar partisi mensupları arasında birbirini tutmayan görüşler ileri sürülüyor ve değerlendirmeler yapılıyor.

Yandaş basın konuyu alışık olduğu üslupla ele alarak, TSK’ni ve bağımsız yargıyı bir kere daha suçlama ve yere vurma fırsatı yakalamış olduğunu kanıtlıyor. Bu konuda akıl almaz derecede olumsuz ve kışkırtıcı yorumlar yapılıyor. Bu durum, bu yeni senaryoda da elleriniz olduğunu akıllara getirmekte.

Sade vatandaş ise neler olduğunu tam olarak kavrayamamış olmanın şaşkınlığı içinde bulunuyor. Uyuyanlar uykularına devam ederlerken, bir avuç vatansever bütün çabasıyla , yaşanan olumsuzluklar hakkında düşüncelerini açıklamaya çalışarak ülkesine ve milletine karşı görevlerini yerine getirebilmek için çırpınıyor.
Gerçekten Ülkemiz ve Devletimiz, yaşanan son olaylarla, son derecede vahim bir durumla karşı karşıya gelmiş bulunuyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın tespitleri doğrudur. Türk toplumu; devleti ve milletiyle "Talihsiz ve üzüntü verici" bir durumla karşı karşıya gelmiştir.
Bu durumun; son yapılan Anayasa ve Yasa değişiklikleriyle ilgili olması nedeniyle, TBMM’de çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi tarafından alelacele bir yasa teklifi hazırlanarak TBMM’ne sunulmaktadır.

Soruna çözüm için; "Özel Yetkili Savcı ve Mahkemeler" ve "MİT" ile ilgili olarak yapılacak yasal değişiklikler yapılmasının kaçınılmaz hale geldiği anlaşılıyor. Ancak bu tür uygulamaların, daha önce örnekleri görüldüğü üzere "Kişilere özel" amaçlı olmaları endişesi uyanmaktadır ki, bu görüşler, yanlış bir düşüncenin ürünü olsalar bile, yine de büyük bir olumsuzluk vardır ve hatta Sayın Cumhurbaşkanımızın deyimleriyle bu bir "Talihsizlik"tir.

Bir süre önce yapılmış olan; özellikle TSK, Yargı, Terörle Mücadele, Güvenlik ve Emniyet ile ilgili yasalardaki değişikliklerin, bir süre sonra, yeni "Talihsiz ve üzüntü verici" durumlara vesile olmayacağını kim garanti edilebilir ki !..

Bu durum karşısında; alınacak önlemlerinn ve çıkarılacak yeni yasa veya yasalarda yapılacak değişikliklerin, görülmekte olan "Ergenekon", "Balyoz" gibi davaları ve de benzerlerini kapsamları içine almaları gerekmez mi? Bu yapılmadığında bir gün sıranın, bugünkü değişikliği yapanlara da gelebilmesi olasıdır. Çünkü bu olayla, bir yerde, "Susma, sıra sana da gelecek" söyleminin doğruluğu kanıtlanmış oldu.

Şimdi yazımızın en başına dönelim ve ülkemizin şu anda içinde bulunduğu durumu kısaca özetledikten sonra yazı başlığındaki sorumuzu yineleyelim.

Ülkesinin halkına yanı ulusuna güven vermek devletin görevidir. Devlet bu görevine kendisine bağlı anayasal kurumları ile sağlar. Bu kurumlar arasında fikir ve yapılacak eylemler açısından; anlaşma, uyuşma, elbirliği, işbirliği ve kendi aralarında güvenirlik olması zorunludur. Bu, son derecede önemli olup, bu dengelerin korunmasında, tutarlılık ve sürekliliği gereklilik. İlkelerden küçük bir sapma, bir anda bütün dengeleri altüst eder, halkı huzursuz kılar ve gelecekten kuşku duyulmasına yol açar.

Şu anda ülkemizde işte böyle bir durumla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bu durumun hızla ortadan kaldırılması gerekiyor. Aksi halde huzursuzluklar daha da artacaktır.

Saygılarımla... Hacegan......
Hacegan__
Cmt Şub 11, 2012 11:45 am
 
Foruma git
Konuya git

ADMİN VE YÖNETİCİ ÖZELLİKLERİ...

İyi bir admin yönetici olmak, bir yap-bozun parçalarını birleştirmeye benzer. Parçaları birleştirmeye çalıştığınız ilk an, her şeyin uyumlu olmasını sağlamak biraz zaman alır. İkinci kez kalkıştığınızda, şekle biraz daha aşina olursunuz. Bundan sonraki her sefer, her şeyi kolayca eşleştirmek ve yap-bozu tamamlamak, daha da kolaylaşan adımlar olacaktır.

Aslında, büyük yöneticiliğin ve adminliğin 10 özelliği vardır. Bu özelliklerden her biri geliştirildiğinde, büyük bir lider ve yönetici olursunuz. Bir numaralı meziyetle başlayalım. Büyük yöneticide bulunan ilk özellik, hedeflerine ulaşmak için beraber hareket eden bir ekip kurma konusundaki kararlılıktır. Büyük yöneticiler, bir ekip olduklarının farkındadırlar. Onların ekipleri, farklı inanç, değer ve ideallere sahip bireylerden oluşur; ama şirketin hedeflerine ulaşmak için birlikte hareket etmek zorundadırlar.

Büyük yöneticinin ikinci özelliği, başkalarına öğrettiklerini gerçek yaşamda uygulamaları ve herkese örnek olarak saygı görmeyi hak etmeleridir. Sözleriniz ile davranışlarınız birbirini tutmazsa, saygınlığınızı kaybedersiniz. Satış elemanlarınızın sizi sevmesi ve takdir etmesi önemli değildir. Önemli olan, öncelikle size saygı duymalarıdır. Diğerleri sonradan gelir. Üçüncü meziyet, çok önemlidir. Büyük yöneticiler, yakın arkadaş olmazlar. İş dışı ortamlarda elemanlarıyla belli bir mesafeyi korurlar.

Dördüncü madde de ise “sevilenler” oyununu oynamamaktır. Bununla ne demek istiyorum? “Hak” ve “adalet” sözcüklerine ilişkin zihinsel bir not oluşturun. Bu iki sözcük, liderlikte kritiktir. Öyle ki, her konuda tamamen haklı ve tamamen adil olmalısınız. Ofiste sevdiklerinize iltimas geçerseniz, diğerleri bunu anlar ve saygınlığınızı kaybedersiniz. İş yalnızca bununla da kalmaz. Diğerleri kendi kendilerine şunları söylemeye başlar: ‘İyi olmayışımın nedeni becerilerim, yeteneğim değil. En iyi işleri başkalarına veren bir yöneticim var. Bunu kabullenemiyorum.’ Bu arada, yıllardır iltimas geçtiğiniz kişi, politikada ya da liderlikte bir değişiklik yaşadığınızda ya da bir şeyin yapılması gerektiğinde, size en büyük engeli çıkaran kişi olacaktır. Öyleyse unutmayın, adil olun ve “sevilenler” oyununu oynamayın!

Beşinci meziyet de kritik bir öneme sahip. Büyük yöneticiler, şirketin geleceği için vizyon geliştirir. Şirketlerinin gelecekteki konumunu, pazar payını ve rekabet gücünü görürler. Ayrıca büyük yöneticiler, kendilerinin gelecekteki hallerini, ofisin gelecekteki durumunu, sahip olacakları çalışan sayısını ve nasıl yetki vereceklerini de görmeye başlamak zorundadır. Gelecek vizyonunuzu nasıl çiziyorsunuz? Bu bir planlama ve hedef koyma işidir. Nasıl yetki vereceğinizi ve sonunda kendinizin yerine birini nasıl getireceğinizi öğrenmeniz gerekir.



Altıncı madde! İyi yöneticiler, askıda kalan sorunlara yönelir ve hızlı bir şekilde sağlam kararlar alır. Ortalama yöneticiler, karar almaz. Aslında, kararları öylesine yavaş alırlar ki, sonuç olarak, bir karar vermeye gerek kalmaz. Karar vermeleri gereken konu çoktan gerçekleşmiştir ve dolayısıyla hiçbir şey yapmaya gerek kalmamıştır; anlıyor musunuz? Ofisinizin yönetimiyle ilgili kararlar konusunda size bir uyarıda bulunmak istiyorum. Yönetim becerisini tam olarak edininceye kadar, üstünüzdeki insanlara güvenin ve kararları onlarla birlikte verin. Bilgi ve gelişme konusunda başkalarına güvenin; elbette, bütün yanıtları bildiğinizden emin oluncaya kadar!

Büyük bir satış gücü oluşturmayı gerçekten istiyorsanız, yedinci meziyeti unutmayın: Risk almayı teşvik etmek. Satış elemanlarınız arasında risk almayı teşvik etmek istiyorsunuz. Risk almakla neyi kastediyorum? Satış elemanlarınızın, sahip oldukları, satın aldıkları ve yaşam şekilleri bazında uçlarda olmalarını kastediyorum. Aslında, siz onlara gelirlerini “artırmayı” öğretirken, onlar da zamanla ek yüklerini “artırmalıdırlar”. İyi bir yönetici olarak, kişilerin ek yüklerini dengeli bir biçimde artırmalarına yardımcı oluruz. Böylece kişiler, bir yandan gelirleri konusunda bilinçlenirken, diğer yandan duygusal olarak da olgunlaşır ve gelirlerinden memnun olurlar. Risk almayı teşvik edin. Satış elemanlarınıza, gelişmek için bir miktar risk almaları gerektiğini öğretin.

Ve sekizinci meziyeti unutmayın. Büyük yöneticiler, üst düzey insanları işe almada, eğitmede ve elde tutmada uzmandır. Bu, büyük bir yöneticinin ana uzmanlığıdır. Büyük bir eğitimci ya da öğretmen olmak gereklidir; çünkü kendinizi ve büyük bir satış elemanı olarak kullandığınız kavramları çoğaltamazsanız, tüm yap-bozu tamamlayamazsınız.

Dokuzuncu meziyet ilginçtir. İyi yöneticiler, değişimi sağlıklı bulur. Değişim, bir ofise heyecan katar. İnsanları coşturur. Normalde yapacaklarının ötesine geçmelerini sağlar. Yalnızca bununla da kalmaz; onları tekdüzelikten kurtarır. Bu yüzden, büyük yöneticiler her gün aynı şeyi yapmaz. Her gün aynı saatte gelmezler. Her gün aynı saatte öğle yemeği yemezler. Herkesi harekete geçirirler.



Büyük yöneticilerin öğrenmeleri gereken son özellik, insanlara, rahat olma ihtiyaçlarını vererek, kişisel imgelerini değiştirmede yardımcı olmaktır. Satış elemanlarının kendilerine güvenleri azdır; çünkü korkar ve başlarına ne geleceğini bilmezler. Bir yöneticinin işi, yalnızca özgüveni telkin etmek değil, aynı zamanda satış elemanlarının kendilerine bakış biçimlerini geliştirmektir. Takdir edersiniz ki, kişinin kendi imgesi, olduğunu düşündüğü kimsenin aynadaki yansımasıdır. Bu sizin gerçek kişiliğiniz olmayabilir. Hedefiniz, satış elemanlarınızın gelişimini sağlamak ve onların en vahşi hayallerinin bile ötesine geçmelerini mümkün kılmaktır. Bu da kendilerini nasıl gördükleriyle başlar.

Peki, büyük yönetici özelliklerine nasıl sahip olacaksınız? İlk önce, işinizden çok kendinize ciddi emek harcamalısınız; çünkü işiniz tamamen insanlarla, yanılıyor muyum?
Vesselam admin yada yönetici olmak mausun sağını kullanmakla olmaz diye düşünüyorum Sakın adminler kızmasınlar bana:).Selam ve saygılarımla Hacegan
Hacegan__
Cmt Şub 11, 2012 12:37 pm
 
Foruma git
Konuya git

HACEGAN YANMAYA ATEŞMİ ARAR.......

Sevmeyi bilmiyorsan taşıma o yüreği!
Sevmeyi bilmeyen kalpler sinelerde yüktür!
Afetmeyi bilmiyorsan bekleme afedilmeyi!
İnsanlar içinde arifler inci gibi saklıdır avamlarsa görükür.

Bana beni sordular ben bende değilken nasıl cevap beklerler
Aşkımı sordular her zerreme hükmederken aşkım başka ne derim.
Kafa gözüyle göremezsiniz inan ki beni ,gönül gözüyle arayın bulun bende saklanan beni.
Ben demeyi çoktan unuttum ben demeyi de gizli şirkten sandım.
Gözümden perde kalktı gördüm herşeyi ayan beyan.
Görene gördüren kaldırabileceğini yükleyen tek ve mutlak olan RABBİMİZİ NE YÜCEDİR..
İlahi sevdamın önünde huzura erdim dağlardan büyük olan kalbim mağrur kalbim eğildi maşuğuma elhamdülillah..
Kaza da olan tecelli eder.Dualarımızın tecelli edişi ne sevindirdi ne hüzünlendirdi.Olan eksilmedi artıkça arttı..
Ey gözlere nuru veren Rabbimiz senden başka kimsem olmadı.Zaman zaman dünya telaşına dalsamda ayıldım çok geçmeden .Şebnem gibi gözyaşlarım yurken yüzümü.
Senin sevgini azaltacak diye faniyi sevmeye dahi korktum sevince gördüm ki azalmadı arttı sevdan.Değişen umutta olsa leyla da olsa anılan sendin.her nefesde faniyi her an terk etti kalbim bakiye yöneldi huzuru buldum..
Ömür boyu neden yanlız kaldım kaderim mi derdim artık sormuyorum biliyorum .Sen saklarsın korursun korumak istediklerini bir gül gibi.
• güle yabancı eller dokunmasın parçalamasın diye zırhlar örülür etrafında..Ama tek bildiğim şu ömrümde yanlızken ağlamadım aşkınla ağladım .Yakınlık isterken ağladım.Seni anmadan geçen her ana ağladım Rabbim.
• Aciz kulun yine kapında başka kapım mı var ki gideyim el açıp yalvarayım...Rabbim doğduğumdan bu zamana değin ölene değin yaptığım yapacağım hatalardan koru sakla koru gözet afet sen ki afetmeyi seversin.Annemden doğduğum gün gibi tertemiz eyle..Rabbim razı olduğun kullarından eyle..Hak yoldan ayırma takvadan ayırma.
• Seni sen olduğun için yaratanımızsın diye sevdim ne cennet için sevdim ne de cehennem korkusuyla sevdim..Kendine habibine yakın eyle herşeye gücün yeter..Son nefeste iman kuran dan ayırma amin amin amin...RABBİM SENİ BULAN HERŞEYİ BULMUŞTUR SENİ BULMAYAN SEVMEYENSE HERŞEYİNİ KAYBETMİŞTİR..KALBİMDEN AŞKINI ÇIKARMA ARTIR..AŞIK OLAN MAHBUBUNU İSTER MAHBUBUM SENSİN KENDİNE YAKIN EYLE RABBİM AMİN AMİN AMİN

Selam ve dua ile Hacegannn.....
Hacegan__
Sal Şub 14, 2012 12:10 pm
 
Foruma git
Konuya git

İLAHİ ADALET

"Dört özellik vardır ki, kimde bulunursa, Allah o kimseyi cehennemden uzak kılar ve onu şeytandan korur: Kötü bir şeyi yapmak isterken iradesine hakim olan; Nefsi istemediği halde, güzel bir şeyi yapan; Bir şeyi canı çekip, iştah duyduğunda nefsine engel olan; Öfkelendiğinde, öfkesini tutan...

Dört özellik daha vardır ki, kimde bulunursa, Allah rahmetini o kimse üzerine yayar ve onu cennetine koyar: Bir yoksulu koruma altına alan; Zayıfa merhamet eden; Emri altındakilere (işçi ve hizmetçilerine) yumuşak davranan; Anne babasına bağış ve iyilikte bulunan." Hz. Muhammed (SAV)

"Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi için istediği güzelliği din kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz." Hz. Muhammed (SAV)

"Allah bir sadaka sebebiyle yetmiş türlü belayı def eder." Hz. Muhammed (SAV)

"Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır." Hz. Muhammed (SAV)

"Hiçbir baba çocuğuna iyi terbiyeden daha güzel bir miras bırakamaz. Hz. Muhammed (SAV)


Zekât Nedir Kimlere Verilir? Neden Verilmelidir? Kimler Zekat Vemelidir? Zekat Vermekle Yükümlü Olanlar Kimlerdir? Zekat Hesaplaması Nasıl Yapılır?

Zekât, İslam’ın beş temel esasından biridir. Zekât; fakir, miskin ve muhtaç kimselerin acil ihtiyaçlarının zenginler tarafından belli oranlarda görülmesini, böylece aralarında yakınlık oluşmasını temin eder.

Zekât, servet düşmanlığını önler ve mala manevi güvence sağlar. Zekât ve sadaka, malın bir nevi manevi sigortası gibidir. Zekât, fakirin hakkıdır. Allah Teâlâ dinen zengin sayılan kimsenin malının sadece “kırkta birini” fakirlere ayırmıştır.

(Biriktirmiş olduğunuz paranın üzerinden bir yıl geçmişse borçlarınız bu paradan çıkarılır kalan paradan zekat verilir. Örneğin; para biriktirmeye başlarken 100 liranız vardı ve bir sene sonra bu rakam 5000 lira olduysa 5000 lira üzerinden zekat ödemelisiniz. Eğer borcunuz varsa bu 5000 liradan düşüp öyle zekat vermelisiniz. Borçlarını ödedikten sonra 90 gram altın karşılığı parası, ticari malı veya altını/gümüşü vs. değerli malı olana zekat vermek farzdır.)

Vakti geldikten sonra artık zekât olarak tahakkuk eden miktar, mal sahibinin değil fakirin kısmetidir. Vermeyenler zaten fakir olan kimselerin malını haksız yere alıkoymuş olurlar. Kur’an-ı Kerim’de;

“Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zariyat, 51/19)

buyurulmuştur.

Zekâtın bir amacı da servetin belli kimseler elinde orantısız bir güce dönüşmemesi ve toplumda ekonomik denge kurulmasıdır.

“O mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) haline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir.)” (Haşr, 59/7)

Zekâtın kelime anlamı temizlenmedir. Fakirin hakkı verilince hem mal temizlenerek helal mal haline gelmesi sağlanmakta hem de bir ibadeti yerine getirdiğimiz için kalbimiz mal hırsından ve günahlardan temizlenmektedir.



Ya Huu!

Düşün diyor bir ses
Hayal et...
Gözlerini kapa
öldüğünü
Düşün...
Kara toprağın bağrına verilmeden önce
teneşirde yunduğunu...
Ruhumun kirlerinden
Sen arındır
Rahmetin/le
Sen yu...Allah’ım!
Son nefeste dedirt
Ya Huu!
düşün...diyor aynı ses!
İşte son durak
Toprak...
Korkma!
Diyor
fısıltıyla başka bir ses...
Kara bağrım
Ana kucağı...
Böcük börtük seninle gelir
Yılan çiyan...
Sen ekersen gonca güller biter.
Sonra veriyor müjdeyi
Korkma!
ne verirsen
o seninle gider...
Yüzün gözün
Toprakla dolmaz
Elini gerer
Melekler...
Selam ve saygılarımla. Hacegan...
Hacegan__
Sal Şub 14, 2012 9:52 pm
 
Foruma git
Konuya git

DOSTLUGA İHANET KATMAMAK..VEFA..

Vefa, sözünü yerine getirme, sözünde durma, sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlılıktır. Vefa ve sadakat, insanın hayatı süresince yaşaması gereken ahlaktır. Vefa, sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik, inanan insanın silahıdır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanlara da coşku verir.

İman Davası Yolunda Cesaret, Kararlılık ve Vefa

Bugün küfrün, batıl davasının karşısında, İslam Birliği davası vardır. Bu dava, inanan her insanı motive etmeli; insana heyecan, coşku ve mücadele azmi vermelidir. Müslümanların dört elle sarılması gereken bu dava, müthiş bir idealdir.

Fikri mücadele içindeki samimi inananlar, Allah’ın sünneti gereği her dönemde engelleme, baskı ve iftiralarla karşılaşırlar. Ancak aldıkları tepkilerden korkmaz, örnek bir cesaret sergilerler. Zorluklardan yılgınlığa ve ümitsizliğe kapılmazlar. Yapılan baskılar korku vermek yerine onların şevklerini artırır.

Kınayıcının kınamasından korkmadan, tepki alacağından çekinmeden, samimi olarak İslam’ı savunan insanların sayısı azdır. Özellikle politikacılar arasında ürkek davranan, Allah’tan söz etmekten kaçınan, inancını gizleyen, Müslüman’ın hakkını savunursa kendince deşifre olacağını düşünüp, çekinenler vardır.

Dini siyasete alet etmek gibi politikacının dinden uzak durması gerektiği düşüncesi de yanlıştır. İnançlı politikacının inancını gizlemesi, Allah’tan ve Kur’an‘dan söz etmemesi, Müslümanlığını belli etmemeye çalışması diye bir konu olamaz. Kur’an ahlakı bir yaşam şeklidir.

İman sahibi insan politikacı da olsa yalnızca Allah’tan korkmalı, birçok kimsenin söz edemediği konuları anlatabilmeli, devekuşu mantığıyla başını kuma gömmek yerine dik tutmalı. Politika gereği bazı konularda taviz vermemeli. Hak olan ne ise hep onu söylemeli. Tartışmaya zemin hazırlamaktan kaçınarak, nezaketle, karşısındakini kırmadan hep doğrulardan yana olmalı. Verdiği kararlarda Kur’an’ı kıstas almalı. Düşüncelerinin, kararlarının ve uygulamalarının Allah’ın beğendiği güzel ahlaka uygun olmasına çaba göstermeli. Kimseden çekinmeden, herkesle görüşüp bağlantıda olmalı ve dini/milli çıkarları hep ön planda tutmalı. Kınayıcının kınamasından korkmadan İslam Birliğini savunabilmeli.

Allah yolunda hayırlı hizmetlerde bulunan, inkarcıların baskılarıyla karşılaşan ve birçok imtihan yaşayan müminler takdir edilmeli, onların değerleri bilinmeli. Birlik ruhunu yaşamak için fedakâr, sabırlı, sadık ve vefalı olunmalı. Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün ahlaktır.

Bu güzel ahlakı yaşayan, büyüklerine sadık, vefalı ve cesur insanların sayısının artmasına ihtiyaç vardır. Müminlere karşı alçak gönüllü, küfre karşı güçlü ve onurlu, Allah yolunda çaba harcayan, kardeşlik ruhunu yaşayan, ahdine vefa gösteren samimi insanların... Çünkü Kur’an ahlakı –Allah’ın dilemesiyle-dayanışma, kardeşlik ve birliktelikle, kısacası tesanüdle hakim olacaktır.

Selam ve saygılarımla Hacegan.....
Hacegan__
Çar Şub 15, 2012 1:13 pm
 
Foruma git
Konuya git

YEMİN ETMEK.....

Günlük yaşantımızda o kadar yerleşmiş ki yemin etmek ağzımıza; unutuyoruz önemini ve uyulmadığı takdirde doğabilecek sonuçları…Her lafımızın başına şartmış gibi “vallahi” getiriyoruz, daha inanılır kılmak için sözlerimizi “yeminle” diye devam ettiriyoruz; Allah’ı bazen haklı bazen haksız yere şahit gösterip duruyoruz. Sakız olmuş gidiyor bu yeminler…Açıkça uyarılıyoruz bu konuda oysa ki:
“Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek; yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun(onlara riayet edin). Allah size ayetleri açıklıyor; umulur ki şükredesiniz”
Maide 89
Aldırış etmeden bol keseden savurduğumuz yeminleri kimi zaman birini lafımıza inandırmak için kullanıyoruz, kimi zaman vaadlerimiz için kullanıyoruz, kimi zaman kendi kendimize yaptırımlarımız için…Oysa ki her birinde (bilinçli olarak edilenlerde) çok büyük bir keffarete giriyoruz ama bu yeminlere ne denli titizlikle bağlı kalmamız gerektiğini unutabiliyoruz. Allah muhakkak karşılığını istiyor sadık kalınmayan ya da yalan yere edilen yeminlerin ki bir değil üç farklı keffaret biçimi sunuyor bize çok şükür ki.
Kasıtlı edilmeyen yeminlerden sorumlu tutulmamamız da ayrıca bir şükür konusu acak yine de bunu ağız alışkanlığı haline getirmemekte fayda olduğuna inanıyorum. Müslüman kişinin özü sözü zaten bir olmalıdır. Yemini bir kenara bırakalım, söz vermek ve bunu mutlaka tutmak diye de bir şey vardır. Her ne kadar söz vermek (ahit etmek)kişinin insayitifine kalan ve yemin etmenin yanında ezilip büzülüp küçük bir şeymiş gibi kalan bir durum gibi görünse de Kur’an’da önemle üzerinde durulur:
“….Hayırda erginlik o kişinin hakkıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı/duayı yerine getirir, zekatı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. İşte bunlrdır takva sahipleri.”
Bakara 177
Söz vermek bu ayette görüldüğü gibi imanlı insanın inanması/yapması gereken çok önemli şeylerle aynı ayette geçiyor. Aşağıdaki ayetle de söz verdiğimizde sözümüze sadık olmamız açıkça emrediliyor.
“Ey iman sahipleri! Akitlerin ve ahitlerin icaplarını yerine getirin!…”
Maide 1
“….Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.”
İsra 34
Her lafımızda Allah’ı şahit göstererek yemine etmeyi ağız alışkanlığı haline getirmekten vazgeçmemiz gerektiği gibi, aile içinde, iş ortamında, arkadaşlıklarda ve daha pek çok durum ve ortamda birbirimize verdiğimiz sözlere sadık olmanın ciddiyetini de anlamamız gerekiyor. Müminler olarak taşımamız gereken özelliklerden biri de bu çünkü.
“O müminler emanetlerine, ahitlerine saygı duyup sahip çıkanlardır.”
Müminun 8

Ahdinize vefalı olun çükü verilen söz sorumluluk getirir İsra suresi 14.Ayet Selam ve saygılarımla Hacegan.....
Hacegan__
Per Şub 16, 2012 8:41 am
 
Foruma git
Konuya git

SİKAYET ETME SÜKÜR ET.....

İnsanın dünyada bulunmasının temel gayesi kulluktur. Kulluğun seviyesinin tespiti de imtihanla mümkündür. Allah insanı çeşitli şeylerle imtihan eder. Bu imtihan bazen biraz korku, biraz açlık, mal, can ve ürünlerden eksiltmek şeklinde, bazen de ihsan ve nimet vermekle olur. Dolayısıyla hem zorluk, sıkıntı ve musibetler hem de iyilik ve güzellikler bizler için bir imtihan vesilesidir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. ’Bir sıkıntı ve kötülükle karşılaştığında feryadı basan, iyilik ve ihsan karşısında ise cimri kesilen bir varlık olarak zikredilmektedir. (Meâric, 19-21)
İnsan geçmişte özellikle de çocukluk ve gençlik yıllarındaki yokluk ve zorlukları şikayetle değil, şükür gözyaşlarıyla anlatmalı, unutulmamalı ki bu yokluk, zorluk ve sıkıntılar, insanı Yaratıcısına yaklaştıran, hayal âleminden uzaklaştıran, gerçeklerle yüzleştiren, olgunlaştıran etkenler ve ahiret yurdu için de zenginliklerdir.
Zaman zaman pek çoğumuz torunlarımıza, çocuklarımıza ve gençlere, yeni neslin eskiye göre daha fazla imkanlara sahip olduğunu, hayat seviyesinin şimdi daha üstün olduğunu belirtmek için geçmişten örnekler veririz. Özellikle de yaşadığımız zorluk, yokluk ve çektiğimiz sıkıntıları, üzüntüleri birazda kendimize pay çıkararak anlatmaya çalışırız.
Yaşadığımız hayat inişli çıkışlı ve virajlarla doludur. Bazen bu virajlar çok keskindir ve büyük sabır gerektirmektedir. Peygemberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde, “İmanın yarısı sabır öteki yarısı da şükürdür.” buyurmuşlardır. İnsan, hayatındaki bu iniş, çıkış ve virajları vahyin ve sünnetin ışığı altında düşündüğü zaman, başlangıçta kendisine hoş gelmeyen olayların ne hikmetlerle, hayırlarla dolu olduğunu anlar ve görür. Bundan dolayı da şükrünü artırır.
Şükür; Yüce Yaratıcı'yı ve O'nun nimetlerini tanımak, bu nimetleri yerinde kullanmaktır.
Şikayet ise Allah (c.c.)’ın nimetlerine nankörlük ve saygısızlıktır.
Kur’an da Yüce Allah, “Şükrederseniz size nimetlerimi artırırım, nankörlük ederseniz azabım pek çetindir.“ (İbrahim, 7), “Şayet siz şükür ve iman ederseniz Allah size ne diye azap etsin? Allah şükrün karşılığını verendir, her şeyi bilendir.” (Nisâ, 147) buyurarak şükrün karşılığının nimetlerin, huzur ve mutluluğun artması; nankörlük ve şikayetin karşılığının ise sefalet ve azap olduğunu bildirmiştir. Yine Kur’an’ın ifadesiyle bizim için hayır görünen işlerde şer, şer görünen işlerde hayır olabilir.
Geçmişin şükürle yâdedilmesi gerektiği konusunda bazı önemli noktalar şunlardır:
1- Yüce Yaratıcı kullarını, yokluk, zorluk ve sıkıntılarla kendine daha çok yakınlaştırır. Çünkü sıkıntı hâlinde kul, itaat, ibadet ve taatla Yüce Yaratıcı'ya yönelir. Kendisi herkes tarafından yalnız bırakıldığı ve aciz kaldığı bir anda tek çarenin Yüce Yaratıcı'ya sığınmak olduğuna inanır, ona yönelir. Bu yaklaşma aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın kula yaklaşması demektir. Bunun karşısında şükretmek gerekmez mi...?
2- Geçmişteki bu olumsuzluklar insana sabırlı olmayı öğretir, onu olgunlaştırır ve hayatın bazı gerçekleriyle yüzyüze getirir. Gerçek yaşama uyumu sağlar ve merhamet duygusu gelişir. Bunun karşısında da elbette şükür gerekir.
3- Bir nimetin kıymeti onun zıddıyla daha iyi anlaşılır. Sağlığın kıymeti hastalıkla, gençliğin kıymeti yaşlılıkla ve varlığın kıymeti yoklukla daha iyi anlaşılır. Bazen yokluk hâlinde neredeyse isyan derecesine varan itiraz ve şikayetler insana hem dünyasını hem de ahiretini kaybettirir. Rivayete göre Hz. Mevlana evinde yiyecek olmadığı zaman daha çok şükreder ve şöyle buyururmuş; “Allah’ım sana şükürler olsun ki, bugün evimiz peygamber evi gibi oldu.” Demek ki, geçici yokluklar da bir lütuf ve ihsandır. Bu lütuf ve ihsanlar karşısında şükür ve gözyaşı ile mukabelede bulunmak gerekmez mi?
4- Görevi sadece Allah (c.c.) ‘tan aldığı emirleri insanlara bildirmek, insanlığı cehaletten, felaketten kurtarmak, dünya ve ahireti ihya etmek olan iki cihan güneşi Peygamberimiz (s.a.s.), çektiği sıkıntılar ve üzüntüler karşısında bizim çektiğimiz ne ki...? Cebrail (a.s.) kendisine “Cenab-ı Allah sana soruyor, peygamberliğin zorluklarıyla nasılsın?” diye sorduğunda, Peygamberimiz, “Rabbim beni kulluğa kabul etti mi?” şeklinde mukabelede bulunmuştur. Acaba hiç düşündük mü, bu sızlanmalarımız, şikayetlerimiz onun bir ümmeti olarak ona bir saygısızlık ve Yüce Yaratıcı'ya karşı nankörlük olmaz mı?
5- Bu olumsuzluk ve sıkıntıların yanında Yüce Allah’ın verdiği nimetler düşünülürse, örneğin Müslüman bir anne babadan, minarelerin gölgesinde ezan sesleriyle dünyaya gelmemizin ve Müslüman olarak yaşamamızın karşılığını bize bu nimetleri verene karşı nasıl ödeyebiliriz? Ödemek mümkün mü? Yüce Allah’ın verdiği sonsuz ve sayısız nimetlerin yanında bu tür sıkıntılar hayatın çeşnisi, tadı ve tuzudur.
6- Şayet geçmişteki bu sıkıntılardan bazıları, birilerinin yaptığı zulüm ve haksızlıklardan ileri geliyorsa bu da sevindirici olup şükrü gerektirmektedir. Zulüm gören insan mazlum, yapan ise zalimdir ve kul hakkını gerektirir. Mazlumlar daima Yüce Yaratıcı'nın koruması altındadırlar ve birilerinden alacaklı durumdadırlar.
Üzerlerinde kul hakkı olmadıkları için rahattırlar, kuş gibi hafiftirler... İnsan, “Yarabbi, beni zalimlerden kılmadığından ve üzerimde de kul hakkı olmadığından sana sonsuz şükürler olsun“ diye secdelere kapanır ve birilerine karşı suç işlememenin rahatlık ve mutluluğunu yaşar. Bir mümin yukarıda belirtilen hikmetlerden dolayı Yüce Yaratıcı'sına daima şükretmeli, geçmişte yaşadığı anılarını şikayetle değil şükür gözyaşlarıyla anlatmalı vesselam...Hayırlı Cumalar cumamız mübarek olsun amin ecmain inşallah Hacegan.
Hacegan__
Per Şub 23, 2012 11:23 pm
 
Foruma git
Konuya git

GERÇEK AŞK MI ARIYORSUNUZ?

"Gerçek aşkı hiç tatmadım", "Gerçek aşk gün be gün inancımı yitirdiğim bir şey" gibi sözler işitiriz insanlardan, “Gerçek aşkı buldum” diyen insan bile bir süre sonra onun da diğer tüm aşklar gibi geçici ve sonlu olduğunu anlar. Dahası başlangıçta ’o olmadan yaşayamayacağını’ söyleyen çiftler, ayrılırken ağır sözlerle, düşmanca hatta birbirlerine iftiralar atarak ’aşk’larına son verirler.

Yaşadığımız toplumdaki sistem içerisinde insanların ’sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, kaynağı ve dayanağı sağlam olmayan, karşılıklı çıkarlarla orantılı olarak artan/eksilen bir bağ. Manevi derinlikten uzak ve daha fazla maddi değerlere bağlı olan bu ’sevgi’ye gerçek sevgi denebilir mi?

Allah’tan uzak yaşam süren insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları zordur. Kaynağını kalbindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanın yaşamında çok zorlu olaylar da oluşsa, sevgisi asla bitmez. Sevdiği insan hatalar da yapsa, imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır.

İnanan insanın sevgisi, Allah’a olan güçlü ve samimi sevgisinden kaynak bulur. Tüm güzellikleri yaratanın ve hepsinin gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunun bilincinde olarak sevgiyi yaşar.

Gerçek aşk; temeli Allah aşkı ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş olan aşktır diyebiliriz. Aşkın ete kemiğe dönüştüğü dünyada, birbirlerindeki Allah aşkından yansıyan güzelliği görebilenlerin aşkıdır gerçek aşk. Bu aşk iman ve Allah’a olan yakınlık doğrultusunda artar. İmanı gönülden yaşayan insanın Rabb’ine karşı hissettiği coşkulu aşk, kişiye O’nun sevdiği bir kul olma umudu verir. Bu aşk, ruhundaki coşkuyu, huzur ve mutluluk duygusunu sürekli diri tutar.

Allah’ın tecellilerindeki güzellikleri ancak Allah aşkıyla sarhoş olanlar görebilir ve onlardan derin bir zevk alabilirler. Allah’a duyduğu aşk, O’nun yarattıklarına karşı da insanın büyük sevgi duymasına neden olur ve Allah’ı seven insanlara karşı sevgisini artırır. Bu yüzden karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Aksine insanın şefkat ve merhamet duygularını da artırır ve sevgisi daha da derinleşir.

Sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanıyorsa o sevgide vefa, sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah sevgisinden kaynaklanmayan sevgide şefkat, merhamet ve sabır olmaz. İnançsızlıkla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır.

Mutluluk ancak Allah aşkıyla olur; bunun dışında kalp tatmin olmaz, kurtuluş yolu bulunmaz. Onlarca yol dener insan ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, bu samimi ve gerçek aşktır. Bu, ruhun ihtiyacı olan gıdadır, ruh ve iman bu döngü ile sürekli beslenir.

Dünyevi aşklar genellikle romantizme dayalıdır ve imani boşluktan kaynaklanır. Gerçek aşkın taklididir; geçici, kısa süreli ve sonludur. Allah için yaşanan sevginin ise belli bir süresi ve sonu yoktur. Bu sevgi kesintisi olmayan, asla bitmeyen, sonsuz yaşamda da devam edecek olan tutku dolu sevgidir. İnsanın kalbinde hem imani coşkuyu tetikleyen ve hem mutmainlik oluşturan başka bir aşk yoktur.

Bu aşk Allah’ın iman eden kullarına bahşettiği bir nimettir. İnsan bu aşkı doruğunda yaşıyor da olsa, ahirette yaşayacağı çok daha büyük bir güzelliktir ve çok daha haz vericidir. Allah, “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) buyurarak, gerçek sevginin ve muhabbetin ancak imanla yaşanabileceğinin sırrını verir.

Aşk, çok yüksek duygulara dayanan sevgidir. Karşılığı olan sevgi, aşk değildir; maddi karşılığı olan sözde sevgiye aşk denmez. Aşk çok saf, çok temiz, çok asil duygudur. Allah, bir göğüste iki kalp kılmadığını haber verir; o tek kalp Allah aşkı ile dolu olan kalptir. Diğer tüm aşklar onun türevleridir; O’nun yarattıklarına duyulan aşktır. Bu gerçek aşkı içinde hisseden, kalbini O’na tam olarak teslim eden insan, dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur.

O, sevginin asıl muhatabı iken insan O’ndan uzak yaşar, yaşamı boyunca gerçek sevgi ve dostluğu arar. Bilmez ki, tek ve gerçek ’Sevgili’ ona şahdamarından daha yakındır...

Ey gönül! Ne tuhaf değil mi? Bir ömür, şah damarından daha yakın bir Sevgiliyi aramakla geçiyor.” (Mesnevi V 3272) Haydi gerçek aşkı aramaya varmısınız? Selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Per Şub 23, 2012 7:48 pm
 
Foruma git
Konuya git

METANETLİ OLMAK.......

Kur’an’ın tarif ettiği mümin modelinin önemli özelliklerinden biri, koşullar ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamaktır. Ümitsizlik, her şeyin bir kader üzerine geliştiğini kavrayamamanın sonucudur. Allah’ın beğendiği tavır, umutvar olarak, her olayın hayırla yaratıldığının bilincinde, sabır ve tevekkül göstermektir.


Dünya hayatının bir imtihan mekânı olarak yaratıldığını düşünmeyen, Allah’ın herşeyi bir hikmet üzerine yarattığına iman etmeyen insanlar, şeytanın da telkinleriyle umutlarını tamamen yitirir, mutsuz yaşarlar.


Şeytan, insanı Allah’ın yolundan saptırmak, düşünmesini engellemek için her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Şeytanın fırsat kolladığı durumlardan biri de, insanın karamsarlığa düştüğü zor zamanlardır.

Gerçekte şeytanın her zehrinin panzehiri vardır; ecza dolabında hiç eksik yoktur. İnsanın yapması gereken, Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve samimiyetle dua etmektir. Allah, insanlara rahmetinden umut kesmemelerini buyurur.

Allah’tan uzak yaşayan insanların umutlarını sürekli kılacak sağlam bir güvenceleri yoktur. Bu nedenle ufak bir olayda bile ümitsizliğe kapılırlar. İman edenler ise tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a duydukları güven nedeniyle, en zor zamanlarda bile umutlarını diri tutarlar. Hep umutlu olabilmek de stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir yaşam demektir.

Sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilen bir insan için, sabah uyanabilmek dahi çok büyük bir nimettir. Adım atabilmek, yürüyebilmek, konuşup düşünebilmek insan için büyük bir mutluluktur. İnsan nimetlerin değerini genellikle kaybettiğinde takdir eder. Ancak samimi inanan insan bu nimetleri verenin Allah olduğunun ve dilerse geri alabileceğinin şuurunda olduğundan, elindekilere şükreder. Onun mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Gerçek mutluluk yalnızca insanın kalbinin tatminiyle mümkündür. Bunun sırrı ise Allah’ı anmak ve güzel işler yapmaktır. Kalbini Allah’a tam olarak teslim eden insan, artık Allah’ın yönetimindedir. Allah’a duyduğu aşkın derinliği nedeniyle mutluluğu sürekli içinde hisseder.

Umutvar olmak insanın inancı ölçüsündedir, imanının göstergesidir. İnsan imanı ölçüsünde Allah’ın nimetlerine, rahmetine ve rızasına kavuşmayı umut eder. Rabb’ine yakın olan ve O’na teslimiyeti yaşayan kimse, “neden böyle oldu”, “keşke olmasaydı” gibi düşüncelere kapılmaz. Bilir ki en kötü gibi görünen olayın bile ardında hayır ve hikmet vardır.
Sevgisiz insanlar hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çökerler. Sürekli hata yapan, suç işleyen ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşayan bu kimseler için de ciddi ve yararlı olacak işler yapmak gerekir. Güzel ahlaka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin ve aşkın güzelliğini insanlara anlatmak önemlidir.


İman sahibi insan, görünürde her şeyini kaybetmiş de olsa, ümitsizlik ve karamsarlığa kapılmadan, her şeye yeniden başlayabilir. Allah’a duyduğu sevgi, güven, tevekkül ve O’nun hayırla yarattığı kadere imanı, yeni bir sayfa açarken umudunu ve coşkusunu diri tutacaktır. Umudu da zorluklar karşısında onun dayanıklılığını ve gücünü artıracaktır.Selam ve Saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Per Şub 23, 2012 7:39 pm
 
Foruma git
Konuya git