519 sonuç bulundu

Geri dön

Kıssadan Hisse..

Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer yedi iklimi cihanın duruyor karşısında, Ostralya ile beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk; sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.

Emeğine yüreğine sağlık elegan güzel paylaşım için.

Hacegan__
Pts Oca 09, 2012 11:27 am
 
Foruma git
Konuya git

NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Evet sevgili Sanalkahve dostları..! Yine gündeme gelen, durmadan pişirilip pişirilip önümüze konulan Ermeni soykırım iddiaları hakkında birkaç lakırdıtı da biz yapalım, birkaç satırda biz yazalım dedik. Nedir, ne değildir bu iddialar ? Buz dağının su altında kalan görünmeyen kısmını biraz görelim, gösterelim istedik... Gerçi tarihi ve siyasi olarak çok derin ve uzun bir konuyu, öyle üç beş sayfada anlatmak, irdelemek mümkün değil ama en azından dikkat çekelim, birkaç damla yürek suyuda biz dökelim dedik. Şimdiden sürç-ü lisan eder isek affola.

Bilindiği üzere Ermeni tehcirinin “soykırım” olduğunu daha önce kabul eden Fransa, bu sefer bir adım daha ileriye giderek ; Fransa meclisinde yapılan oylamada “soykırım”ın inkarının suç sayılması için ceza verilmesi yönündeki yasa teklifini kabul etti. ”Ermeni soykırımı yoktur” diyenler cezalandırılacak. Ayrıca Ermeni derneklerine dava açma hakkı veren yasa teklifi de kabul edildi. Yasaya göre, “soykırımı” inkar edenlere bir yıl hapis cezası ve 45 bin Euro para cezası verilecek. Unutulmasin ki Fransa, sözde “Ermeni soykırımı”nı 2001 yılında resmen kabul etmişti. Bugün kabul ettirmeye çalıştıkları yasa teklifini daha önceleride geçirmek istemişlerdi. Fransa meclisi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarının suç sayılmasını öngören bir yasa teklifini zaten 2006 yılında onaylamıştı. Ancak o zaman Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, menfaatleri gereği bu teklifin senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı.

Diğer yandan demokrasinin adresi olarak gösterilen ülkelerden bir olan Fransızların meclisinde komedi gibi bir oylama var. Oylama sırasında salonda yaklaşık 50 vekil bulunuyordu. Bu da 577 üyeli meclisin yüzde 10′una bile denk gelmiyor. Peki şimdi ne olacak ? Bu komedinin sonraki perdelerinde neler sahnelenecek ? Normal prosedür şu ; Meclisten geçen yasa tasarısı, şimdi senatoya gönderilecek. Tasarı senatoya geldiğinde “değişiklik önergesi verilmeden” geçerse yasalaşabilecek. Değişiklik önergesi verilirse yeniden ulusal mecliste ele alınacak. Parlamento, yasayı görüştüğü akşam, 9 Ocak’a kadar sürecek Noel tatiline girecek. Bu tarihte parlamentodan geçen yasa senatoya sevk edilecek. Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle her iki meclis de 22 Şubat’ta yeniden tatile girecek. Yasa bu tarihe kadar yetişmezse geçersiz kalacak. Umarız yetişmez...

Fransa soykırım yasasını kabul etmiş, edecekmiş ! Bir panik, bir seferberlik ! Yahu zaten kaç yıldır fiilen uygulanmıyor muydu bu iddia ettikleri şeyler ? 20 den fazla ülke zaten kabul etmedimi sözde “soykırım” iddialarını. Hatta İsviçre’de 2003-2007 yılları arasında yaşanan 3 olayda hapis ve para cezası bile verilmedimi “soykırım yoktur” diyen vatandaşlarımıza. Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Arjantin’de 10 a yakın “ soykırım anıtı” dikilmedi mi meydanlara, ne çabuk unuttuk !! Uruguay’da 24 Nisanda televizyon ve radyoların yayın akışlarının bir bölümünü, kanunen zorunlu olarak sözde soykırım programlarına ayırmak zorunda olduğunu biliyormuydunuz ? Ya Arjantin’de okul müfredatlarında sözde "soykırım" konusunun yer aldığını !! Daha bir sürü örnek var ama uzatmayalım… Bakın şimdiye kadar hangi ülkeler, hangi yıllarda bu iddiaları kaç kez kabul edip geçirmişler parlamentolarından ! Detaya girmeden sadece isimlerini vererek geçiyoruz... İşte Buyrun ;

Uruguay (1965, 2004, 2005), Güney Kıbrıs Rum kesimi (1982), Arjantin (1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007), Rusya (1995, 2005), Kanada (1996, 2000, 2004), Yunanistan (1996), Lübnan (1997, 2000), Belçika (1998), İtalya (2000), Vatikan (2000), Fransa (2001), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007).

Tüm bu ülkelere ek olarak bakın daha kimler var ;

*Avrupa Parlamentosu ; 18 Haziran 1987’ de aldığı kararla, 1915-1917 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin karşılaştığı trajik olayların BM’nin insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili 1948 tarihli kararı uyarınca "soykırım" tanımına uyduğunu bildirdi.
*Mercosur Parlamentosu ; Güney Amerika ticaret örgütü MERCOSUR’un 19 Kasım 2007 tarihindeki parlamenterler toplantısında, "Ermeni soykırımı" kınandı ve tanımayan ülkelere tanıma çağrısı yapıldı. O dönemde MERCOSUR’ a Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay üyeydi.
*Galler ; Galler Başbakanı Carwyn Jones, 29 Ocak 2010’ da Holokost’u anma günü için düzenlenen törenler sırasında sözde "Ermeni soykırımını" tanıdığını açıkladı. Büyük Britanya’ya bağlı dört ülkeden biri olan Galler hükümeti 2002 yılında sözde Ermeni soykırımını resmen tanımıştı.
*Kuzey İrlanda – İskoçya ; Birleşik Krallık Parlamentosu’nda İskoçya ve Kuzey İrlanda milletvekillerinin büyük çoğunluğu 16 Ocak 2010’daki oylamada "Ermeni Soykırımı"nı tanıdı.
Katalunya Özerk Bölgesi ; İspanya’daki özerk Katalunya bölgesinin parlamentosu, Mart 2010’da onayladığı bir kararla, Ermeni iddialarını kabul etti.
*ABD ; ABD’de şu ana kadar Ermeni iddialarını tanıyan sayısız yasa tasarısı Kongre’ye sunulmuş olsa da süreci tamamlayarak yasalaşmayı başaran olmadı. ABD’nin eski Başkanı Ronald Reagan, şu ana kadar başkanlığı sırasında 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanımlayan ilk ve tek başkan. ABD’de özel statüye sahip başkent District of Columbia’yla birlikte sayısı 51 olan eyaletlerin 42’ si ise iddiaları tanımış durumda. Son olarak 7 Nisan 2009’ da Hawaii eyaleti iddiaları tanıdı.
Eh artık ! sırada Mars, Jüpiter, Venüs parlamentosu falan vardır herhalde...

Nedir bu Ermeni meselesi adı altında tezgahlananlar ? Nedir bu adamların dertleri ? Gelin isterseniz tarihin arka bahçesinde birazcık dolaşalım, ne dersiniz .!!

Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti’ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir. Özellikle Avrupa’nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni Kiliseleri’nin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler ; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmıştır.

Islahat Fermanı ile Müslümanlar ve Gayr-i Müslimler eşit statüye getirilince ayrıcalıklarını kaybeden Ermeniler, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Rusya’dan "işgal ettiği Doğu Anadolu topraklarından çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini veya Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını" talep etmişlerdir. Bu isteklerle birlikte Ermeni sorunu ilk kez ortaya çıkmaya ve uluslararası bir şekil almaya başlamıştır.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması’nın Osmanlı Devleti’nce kabullenilmek zorunda kalınan 16. maddesi şöyledir ;
"Ermenistan’dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder".

Anlaşmanın bu hükmü, "Ermeni Sorunu"nun tarihte ilk kez bir uluslararası belgeye yansıması ve "Ermenistan" diye bir bölgenin varlığından söz edilmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.

1878 yılında toplanan Berlin Kongresi sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi de Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi yerine şu hükmü getirmiştir ;

"Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir".
Berlin Antlaşması’nın bu hükmü ile Türk-Ermeni ilişkilerine yabancı güçlerin müdahale edebilmesi hakkı tanınmış olmaktadır.

Böylece Ermeniler, Ruslar ve İngilizler tarafından kullanılmaya başlanmış ve İngiltere’nin elinde Rus yayılmacılığına karşı bir ileri karakol vazifesi görmüşlerdir. İngiltere ve Rusya tarafından tarih sahnesine sunulan Ermeni Sorunu, aslında emperyalizmin Osmanlı Devleti’ni yıkma ve paylaşma politikasının bir uzantısıdır. Sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve yalanları da işte bu politikanın propaganda ürünüdür ..!

1915 yılında "Tehcir" yani yer değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır. Oysa soykırım ; “ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi”dir. Soykırım dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir. 1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur..!

Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler’in önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.

Örneğin, bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le Monde’da yayınlanan itiraflarına göre ; Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya’da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı’yı katletmiş, 1994’ de Ruanda’da 500 Bin Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991’ den sonra Bosna-Hersek ile Kosova’da on binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.

Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur. Ermenilerin Doğu Anadolu’da savaş ve göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu’da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir katliam söz konusu değildir.

Aslında Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379’ larda 70.000 Ermeni’yi İran’a, Bizanslılar 1025’ lerde Doğu Anadolu’daki 40.000 Ermeni’yi Sivas ve Kayseri’ye, Memluklar 1250’ lerde 10.000 kadar Ermeni’yi Mısır’a, 1743’ de İranlılar 24.000 Ermeni’yi İran içlerine ve 1777’ de Kırım’ı işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeniyi steplere sürmüştür.

Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır. Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, maalesef siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur.

Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.

Ayrıca Osmanlı hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.

Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965’ ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970’ li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.

27 Ocak 1973’ de ABD’nin Santa Barbara kentinde, Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir’i katletmesiyle başlayan Ermeni Terörü, 1975’den itibaren 1915 öncesinde olduğu gibi Örgütlü bir yapıya bürünmüştür. 1983 yılına kadar Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’ u silahlı, 70’ i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.

Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’ li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.

Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “Tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “Tanımak” zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye’den "Tazminat" ve "Toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.

Buraya Dikkat !! 1915 deki sözde “Soykırım" iddialarının 100. yılına 3 yıl var. Dediğimiz gibi hedef "3T" idi ; Yani “Tanıma”, “Tazminat”, “Toprak”... Soykırım iftirasını “Tanıtmayı” AB üstlenmiş, "Tazminatı" ABD... "Toprak" için zaten Lübnan’da emlak ve tapu ofisleri harıl harıl çalışıyor… Haydi hayırlısı ! Biz halen cumhurbaşkanlığının görev süresini tartışalım, açlıktan değil ama gafletten yürekleri kokan birçok milletvekillerinin az buldukları maaşlarını konuşup duralım…

Peki şimdi gelelim bam teline... Aklınız neredeydi diye, şimdi sormak lazım birilerine ;

-2007’de dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan ; "Sınırların açılması ve diplomatik
ilişki kurulması konusunda cumhurbaşkanınız, bizimle aynı düşünüyor" iddiasında
bulunduğunda,
-Cumhurbaşkanımızınl Erivan’a gidip "Ermeni jargonunun değiştiğini" açıkladığında,
-Ermeni protokolleri imzalandığında,
-Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın ; "Er ya da geç soykırım anıtı önünde diz
çökecek Türk liderler olacak" sözlerini sükunetle karşıladığınızda,
-Sarkisyan’ın Hocalı katliamına bizzat katıldığını Meclis Başkanı Çiçek’in ağzından
duyurduğunuz halde Hocalı için Meclis’te "soykırım" kararı almayı düşünmediğinizde,
-Mahkemelerdeki davalar devam ettiği halde siyasi talimatla "azınlık mülklerini" iade ettirip
bu mülkler konusunda en önemli otorite olan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel
Müdürlüğü’nü kapattırdığınızda,
-Obama Çankaya Köşkü’nde: "Soykırım konusunda görüşlerim değişmedi" dediğinde,
-Obama’nın "ilk uluslararası diplomatik çabasında başarısızlığa uğramaması" gerekçesiyle
Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadına dönüşünü veto etmediğinizde,
-Sarkozy "Haçlı seferi" deyip Libya’ya saldırdığında, siz de buna NATO vizesi verdiğinizde,
-İngilizler Libya’ya gidip tüm arşivine el koyduktan sonra Kaddafi’nin vahşice linçine
seyirci kaldığınızda,
-Geçen yıl Baskın Oran’ın Paris’te yaşayan kızının adaylığı ; "Soykırım yapılmıştır"
demediği için engellenirken ona sahip çıkmadığınızda,
-ABD’de açılan tazminat davalarında Ziraat Bankası ve Merkez Bankası’na gönderilen
tebligatları aldığınızda,
-ABD’deki Ermeni örgütü, Dışişleri Bakanı Clinton’a mektup yazıp, "müze yapılan
eserlerinin iadesini" istediğinde Clinton’un: "Türkiye’ye baskı yapıyoruz" demesine ve
Temsilciler Meclisi’nin "gizli soykırım" tasarısını kabul etmesine sessiz kaldığınızda,
-Dersim için "özür" dileyince AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Füle’den gelen ; "Mazinin
sıkıntılı meselelerini çözmeye yönelik bütün teşebbüsleri memnuniyetle karşılıyoruz"
mesajını anlamazdan geldiğinizde,
-Birkaç ay önce ABD’den gelen bir grup Ermeni işadamının İstanbul’dan sonra Diyarbakır
ve Van’a gidişinde hiç bir art niyet aramadığınızda,
-Diyarbakır’da bulunan Orta Doğu’nun en büyük Ermeni kilisesinin Osman Baydemir’in mali
katkıları ile onarımına başlanmasını, dahası minarelerden yüksek olduğu için yıktırılan
kulesinin aslına uygun yaptırılmasını alkışladığınızda,
-Ahdamar adasındaki ermeni kilisesi restore edilip senenin belli bir günü ayine açılmasına
izin verdiğinizde,
-"Azınlık mallarının" bir kanun hükmünde kararname ile iadesine karar verildiğinde
Lübnan’daki Kilikya Yüksek Makamı Katolikosu I. Aram’ın, Başbakan Erdoğan’a mektup
yazmasının başlı başına ne kadar önemli olduğunu anlamadığınızda,
-Sadece bir kaç ay önce Fransa Dışişleri Bakanı Lüppe’yle "komisyon kurulması" onayı
vererek, kuzuyu kurda teslim ettiğinizde,

Aklınız Neredeydi Acaba ..!! Soruyoruz o birilerine, söyleyin neredeydi Aklınız ..!!


Soykırım görmek isteyen gitsin Fransa’nın Cezayir’de, Ruanda’da yaptıkları baksın önce !! Adam gitmiş sömürmüş, asmış, kesmiş, yıkmış, işgal etmiş... Birde bize ithamda bulunuyor utanmadan..! Biz bir yeri mi işgâl ettik ? Gidip birilerinin kanlarınımı emdik ? Tam tersine topraklarımızda sırtımızdan vurulduk, isyana, katliamlara maruz kaldık..! Atalarımız ne güzel söylemiş “Ayıdan post gavurdan dost olmaz” diye. Birde Boykot yapalım diyorlar ! Bu saatten sonra Fransız malını boykot etsek ne olur, etmesek ne olur !? Yabancı sermaye gelsin diye bu ülkelerin masalarında konsamatrislik yaparken aklınız neredeydi ? Şimdi ülkemizde 100’e yakın markası ve firmasıyla onbinlerce vatandaşımızın çalıştığı Fransız gavurunun şirketlerini, mallarını boykot etsek kaç yazar ! Adamlar bunu hesap etmemişlermidir sanıyorsunuz. Biliyorlar nasılsa bir ay sonra hiç kimsenin umrunda bile olmayacak, her şey eskisi gibi devam edecek. Nerden bulacaklar böyle uyuşturulmuş, büyük bir kısmı hilkat garibesi olmuş bir toplumu... Ha ! bana sorarsanız değil Fransız malına, ismine bile ambargo koyalım derim, ama duygusallığa yer yok bu işlerde, olmamalı da zaten. Attığımız taş ürküteceğimiz Fransız kurbağasına deymeli, yoksa biz bu filmi daha evvelde çok gördük... Bu iş daha çok başımızı ağrıtacağa benziyor.! 130-140 senelik bu meselenin öyle 3-5 boykotla, misillemeyle çözülemeyeceğini herkes bilsin ! Keşke çözülebilse... Ama yinede gönlümüz karınca misali safımızı belli etmekten yana. Yani her türlü boykota tabiki varız. Vatandaş olarak elimizden gelen bu şimdilik. İş bu ülkeyi yönetmeye soyunanlarda. Hani Abdülhamit’in dediği gibi " Tarih tekerrür etmez, hatalar tekerrür eder." Umarım hatalarımızdan ders alır, yapılması gerekenleri yaparız bir an önce...

Sözün özü kısaca Ermeni sorununa bir parmakda biz atalım dedik. Nedir, ne değildir diye kısaca bulup buluşturup paylaşmak istedik. Nacizane çözüm önerilerimizde var elbette, ama bunuda bu işe talip olanlar dile getirsin artık. Yoksa düşünün bir kere ; Dünyadaki 200 ülkede, neredeyse Türk vatandaşının olmadığı bir ülke yok. Sadece Avrupada 5 milyonun üzerinde Türk vatandaşı var. Bizde kuralım bir "Türk Diasporası", olmaz mı..? Olamaz mı ? Çok mu zor yani..!! 3 milyonluk Ermenistan kadar olamaz mıyız sizce... Neyse !! Umarım hassasiyetleri olan yüreklere dokunmuşuzdur da, bir faydamız olmuştur... İktidarı, gücü elinde bulunduranlar da, umarım nasıl bir ateşle oynadıklarının ve nasıl bir vebal altında olduklarının farkındadırlar. Ve umarım gerekli ciddiyeti gösterip gerekenleri de yaparlar.. ama Adam gibi...
Evet sevgili dostlar ! Gönül gözünüz açık, yüreğiniz tetikte olsun. Kalın Sağlıcakla...

Sevgi ve Saygılarımla,Hacegan...
Hacegan__
Pts Oca 23, 2012 7:18 am
 
Foruma git
Konuya git

Re: Sanalkahve Forum yenilendi

Forum süper olmuş emeğine yüreğineze sağlık.
Hacegan__
Pts Oca 23, 2012 6:58 am
 
Foruma git
Konuya git

MERHABA....

Bir avuç gözyaşı ile geldim gönül türabına, senden habersizdim yıllar yılı..Yokladım kendimce ne ekersin belli ettin kendini dilinle. Aslında ister gül dik, istersen diken…Gönlümü yokladım razıydı; senden de, senden gelenden de…


Nice vakit gecelerimi, günün pençesine takıp; karanlıkları savurdum verdiklerinin aydınlığında. Kahırları uyuttum hep gölgende. Kah uzak kaldık, Kah yakın…Kah gurbetteydik, kah vuslatta…Kah özlemle kavrulduk, kah gözlerimizi zamanın acımasız geçişleri arasında birbirine değdirdik…
Gurbet; acı meyveli mevsim… Üzer insanı, üzer de ; bir o kadar da gönülleri yaklaştırır. Biz de gurbetimizde; kimi zaman üzüldük, kimi zaman da, gönülden gönüle yol bulmadık mı?

Ne günlerdi ardıma attığım, sana ilk anlattığım. O günler bir kasırgaydı kopan gönlümün ömür dediği vaktin hesabından ...Varlığım cisimsiz bir gölge, benliğim ise kendime pusuydu. Kaybetmiştim ruhumu “Aman” diyordum “Nerede unuttuysam unuttum, sakın bulmayın beni.”

Ta ki gözlerine değdiğim, bir de sesine dokunduğum o günden beri;

Aylardan belki Temmuz
Ya da Ağustos
Eriyorum ateşler içinde
Yangınlardayım…

Bakışların buluyor beni
Kendimi kaybediyorum.

Zaman geçiyor üzerimizden
Sözlerine değiyor sözlerim
Ve bir kavl dökülüyor dudaklarımdan
Ettiğim kavl üzre
Ben baştan ayağa sen oluyorum…

Nasıl geçti seninle yıllar; kâh bir ırmağın,kah bir rüzgârın hükmünde; bazen uçtum bazen estim öylece .

Oysa ömrümü hoyratça harcayıp peşinden koştuğum dünler gelince aklıma hayıflanırım hala. Yanarım kaybettiklerime, sana geç kalmışlığıma. Seninle öğrendim, yenilgilerimin tükenişim olmadığını. Ellerimden tuttun, gönlüme dayanak oldun; arkam oldun, önüm oldun, yolum oldun, pusulam oldun, sığınağım oldun, tüten ocağım oldun… Ve ben, sen de bir kez daha; yeniden doğdum..”MERHABA”

“Bir mumun ışığında titrerken rüzgâr
Uykusuz bir gecenin sabaha erdiği yerde
Sabah ezanlarının hoş sedasının duyulmasıyla
Çıkagelen ferah esinti;
Gözlerimde yaşı, yüreğimde acıları sildin
Karanlıkları devşiren yeni güne MERHABA…


Çöllerin ötesinden çıktım geldim
Tüm yorgunluğum sanadır
Ey aşkların en güzeli
Ey sürgünlüğümün sılası
Gözleri ile gülüp ağladığım
Umutlarıma haberci olan MERHABA…

İki kaşın arasından ortalayarak hayatı
Dikene örtü, güle rayiha olan yüzünde
Gamzelerine takılıp kalmışken gözlerim
Böyle kaç mevsim daha geçer bilemezken
Sana, sendeki bana MERHABA…..


Üstümü ört yıldızlar kayıyor gözlerimde
Gündüzlerine hasret kaldığım diyarım
Dilime sürdüğüm kelamlar yetersiz kalırken
Düşlerim satılıyor hayat pazarında
Elimde kalanlarıma, bendeki sana MERHABA…


Yüreğimde duam, gönül kelamım
Gökyüzü dolusu aguşumda yakarışım
Gözpınarlarımdan akan berrak suya ilişen gün ışığım
Dudaklarıma yerleşen engin tebessümüm
MERHABA…

İyi ki Merhaba demişim sana… Ne güzel ne sıcak kelimedir merhaba. Ah dost bilirsin sonunda toprak hepimize post! Ölüm gelip bulmadan üşümeden, hiçliğin yokluğun içinde, savrulup, kaybolmadan, iyi ki ısınmışız merhabalarla.

Dünleri anlatsam bitmez. Yarın meçhul bilinmez, en iyisi dünden kelamları bitirip, taşımadan yarına, gelmek gerek bu güne…

Sorarım; kendime de, sana da ; sevginin evveli, akşamı, öğünü, bu günü, ahiri, dünü var mı, olur mu hiç söyle? Olmaz diyorum katiyetle, ben anladım ki “Kal-u bela” dan beri sevmişim seni.

İstersen sözün içine “öz” koyalım. Bilirsin değil mi sen de? Özü olmayan söz; kuru laf, kalabalık..

Sözün özü şu ki ey sevgili; Ben seni Allah için; seni yaratanın hatrına sevdim…
Hacegan__
Pts Oca 23, 2012 2:43 pm
 
Foruma git
Konuya git

ÖRÜMCEK KAFALILARIN DÜŞÜNCELERİ......

Karanlık ve karmaşık ilişkilerle kurulmuş büyük bir ‘sosyal sınıf’, ahlaki dejenerasyonu dünya çapında bilinçli bir biçimde destekler ve yönlendirir. Bu sınıf, özellikle din ahlakının yaşanmadığı, zayıf olduğu toplumlarda çok etkindir.

İyi organize olmuş bu karanlık hareket, sistemini sürdürebilmek için her türlü tedbiri almıştır. Birbirleriyle çıkar ilişkisi bulunan, her milletten, her dilden ve her meslekten binlerce kişiyi kapsar. Aralarındaki çıkar ilişkileri, dini değerlere ve din ahlakına karşı duydukları düşmanlık, paylaştıkları felsefe ve yaşam biçimleri bu sınıfın ortak yönleridir.

Ancak bu karanlık kafaların kurmuş olduğu karanlık düzen, asla kalıcı değildir. Tüm din dışı sistemler gibi bu düzen de kendi karanlıklarında yok olmaya mahkumdur. Yüce Allah Kuran’da bize, iman edenlerin ve iyilikten yana olanların kötülüğe karşı verdikleri mücadelede kesin olarak galip geleceklerini birçok ayetle müjdeler:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

Bu karanlık kişilerin tedirginlik ve endişelerinin nedenlerinden biri de, kurdukları sistemin ne denli çürük dengeler üzerinde olduğunu biliyor olmalarıdır. Bir gün bir şekilde, yaptıkları kötülüklerden, işledikleri suçlardan sorgulanacak olmaları olasılığı bu karanlık kafaların şiddetli sıkıntı duymalarına sebep olur. Hesaba çekilmek, onlar için yaşamın hiçbir anlamının kalmaması anlamındadır. Bu yüzden edindikleri yeni taraftarlarına ‘kimseye karşı sorumlu olmadıkları’ ve ‘kimseye hesap vermeyecekleri’ yalanını söylerler.

Ele geçirdikleri imkanları asla yitirmeyecekleri gibi bir yanılgıda olan bu kişiler, planlarının eksiksiz olarak işleyeceğini zannederler. Bu kişileri yanıltan, örgütledikleri kötülükleri uygulamaya geçirdikleri halde, karşılığını hemen almamalarıdır. Yüce Allah Kuran’da bu insanlara bir süre tanıdığını, bu sürenin sonunda ise kendilerinin de asıl gerçeğe tanıklık edeceklerini haber verir:

De ki: "Kim sapıklık içindeyse, Rahman (olan Allah), ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va’dedileni -ya azabı veya kıyamet saatini- gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri-gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir." (Meryem Suresi, 75)

Çıkarları için gözleri kapalı her türlü kötülüğü yapabilen/yaptırabilen bu kişiler, o gün makamlarının, ve mallarının kendilerine yarar sağlamayacağını göreceklerdir. O gün bu kişileri, Allah’ın gazaplanarak vereceği karşılıktan koruyabilecek hiçbir güç kalmamıştır. Dünyada yaptıkları kötülükler ve ahlaksızlıklarla aralarında uzak bir mesafe olmasını isteyecekler, dünyaya bir kez daha dönebilmek için Allah’a yalvaracaklardır. Ancak "... Kim kötü bir aracılıkla aracılıkta bulunursa, ondan da kendisine bir pay vardır..." (Nisa Suresi, 85) ayetiyle bildirildiği gibi, paylarına düşen bu kez ‘yüreklere tırmanan ateş’ olacaktır.

“Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-28) diyeceklerdir; ancak her şey yeni başlamaktadır.

‘Ortakları’ da kendilerinden uzaklaşmıştır. Dünya hayatında birbirlerine destek oldukları, birlikte kötülükler düzenledikleri, birlikte suç işledikleri kimseleri çağırırlar, cevap alamazlar:

Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: "Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: "Ortaklarınızı çağırın." Böylelikle çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidayet bulmuş olsalardı ne olurdu. (Kasas Suresi, 63-64)

Dünya hayatındaki malların Allah Katında hiçbir değeri yoktur; onları Rabb’imiz inkarcılara da verir. İşte bu nimetlerle şımarıp azgınlaşanlar, Allah kendilerini azap ile yakaladığı zaman yanlışlarını daha iyi anlayacaklardır.

Allah, Kur’an ayetlerinde dünya hayatında inkarcıların yenilgiye uğrayacaklarının, üstün ve güzel ahlakın hakim olacağının müjdesini verir. Allah’ın sınırlarını koruyan ve kötülüklerden sakınanların, diğer insanları da kötülükten sakındırmak için çaba göstermeleri gerekir. Bu Rabb’imizin buyruğudur. Bu mücadelenin sonucunda, -Allah’ın dilemesiyle- yeryüzünde zorbalığa ve zulme dayalı sistemin sonu gelecek, bunun yerine aydınlık, huzur ve güven veren bir ortam hakim olacaktır. Samimi iman eden insanların üzerindeki bu sorumluluk Kuran’da şöyle haber verilir:

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?... (Hud Suresi, 116)

İslam ışıl ışıl aydınlıktır. İslam barıştır. Allah, insanları seçip beğendiği dine; barışa ve esenliğe davet eder. Bu aydınlık ve dosdoğru yolu seçenler de Allah’ın ‘iyiliği emredip, kötülükten sakındırma’ yükümlülüğünü gerektiği şekilde yerine getirdiklerinde, pek çok insan Kuran’a yönelecek ve Allah’ın hoşnutluğunu hedef edinen bir yaşam sürmeye başlayacaktır.

Söz ettiğim karanlık yapının ortadan kalkmasıyla birlikte karmaşa, yokluk, yoksulluk, huzursuzluk, güvensizlik, adaletsizlik gibi sorunlar bitecek, dünya barış ve sevgi dolu bir mekana dönüşecektir.

Kuşkusuz saydığım bu güzellikler hayal ürünü değildir. İnanan insanlar dua edip samimiyetle din ahlakını yaymak için çaba gösterdiklerinde Rabb’imiz de vaad ettiği gibi nurunu tamamlayacaktır:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55). Allaha emanet olunuz selam ve saygılarımla.Hacegan...
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 11:49 am
 
Foruma git
Konuya git

İNSAN OLMAK....

.İnsan olmak zordur be dostum..
ne söylememi istiyorsun..?
bu konuya sayfalar kitaplar yetişmez yazmakla..
İNSAN OLMAK
açlıktan kıvranırken yerden bulduğun sahipsiz bir parayı,
kimin düşürdüğünü düşünmek gibidir insan olmak.
kendin tıka basa yerken,sokaklarda,pazar yerlerinde,pazar sonu,
çürük sebzeyi meyveyi evine toplayıp götüren anneyi düşünürken,
o lokmanın boğazında kalmasıdır..
İNSAN OLMAK
zor zanaatir dostum.
ama onu korumak her baba yiğidin harcı değildir.
evet.!!
insan olmak,insan olmak her yaratılan canlıyı sevmektir.
sokaktaki bir sokak kedisi,sokaktaki bir deli (tabirimizle)
yada nafakasına uğraş veren insanlar..
insan olmak,adam olmaktan önemlidir. adam olmak,kendi çevrende,kendi toplumunda,mahallende,
ve evinde geçerlidir.
ama insan olmak zor zanaattir..
insan olmak istermisin.?
o zaman çok kolay,önce ön yargını at,sonra,
daha sonrada,önce çevrenden başla.
ama daha önce yüreğine sevgi yükle.
her yöne yirmi dört saat geçerli bir sevgi.
babaysan,yada anneysen,veya çocuksan,
en küçük bir bebeği,oğlun,kızın,kardeşini,
yada yoksa hayal et..
o bebeğin uykusundaki ilk tebessümünü hayal et.
o gülen simadan etkilenip içinde bir şeyler kıpırdanmadıysa,
işte sen insan olamazsın.
bunu hissetmeyen insan,zaten onlara insan demek için,
insanlıktan çıkmak gerekir.
vesselam insan olmak zor zanattir,onu korumaksa her,
babayiğidin harcı değildir..
İNSAN OLMAK
insan olmak, insan kalabilmektir ve bir
vazifedir.
hemde bir insanlık vazifesi..Selam ve saygılarımla Hacegan...
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 9:57 pm
 
Foruma git
Konuya git

Re: NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Efe adminim ve Cengiz bey yorumlarınız için çok teşekkür ederim.
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 11:51 am
 
Foruma git
Konuya git

Re: NEDİR BU SOZDE ERMENİ SOYKIRIMI?

Almira kardeşim çok teşekkür ederim,şimdi birlik ve beraberlik zamanı Türk gücünü tüm dünya ya gösterme zamanı.NE ARARSAN AY DA YIZDIZDA VAR TÜRK'E ANCAK TÜRK'TEN FAYDA VAR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ALLAH TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN.
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 9:37 pm
 
Foruma git
Konuya git

PEYGAMBERE İTAAT....

Geleneksel islami inancın inanış biçiminde şunu görürüz: Kuran Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmemizi istemektedir. Bu durumda Allah’a itaat etmek için Kuran’a, peygambere itaat etmek için ise Kuran dışındaki kaynaklara uymalıyız.
Oysa Kuran, peygambere itaat etmemiz gerektiğini söylemekle kalmıyor, bunun nasıl yapılacağını, peygambere indirilen ve peygamberin insanlara ilettiği “ilahi mesaj”ın ne olduğunu da anlatıyor. Aşağıdaki ayetler bizi peygambere indirilen ilahi öğretinin ne olduğu konusunda bilgilendiriyor:
“Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.”
(5:67)
Yukarıdaki ayette Allah’ın elçisinden kendisine indirileni insanlarla paylaşması istenmektedir. Peki Allah’ın elçisine indirilen bu öğreti ve kurallar nelerdir? Aşağıdaki ayetler elçiye indirilenin ne olduğunu açıklıyor:
“Biz Kitap’ı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlar’a bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.”
(16:89)
Görüldüğü gibi Allah tarafından elçisine indirilen kitap olan Kuran, hidayet (doğru yol) ve rehberlikle ilgili her konuda açıklama içerir. Nisa Suresi’nde de elçiye gönderilen kutsal mesaj şöyle açıklanır:
“Şüphesiz, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmetmen için biz sana Kitap’ı hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma.”
(4:105)
Bir kez daha görüyoruz ki Allah’ın Kitap’ı olan Kuran, Allah’ın elçisine gönderdiği “kutsal mesaj” olarak anılıyor. Allah, elçisinden insanlar arasında bu mesaj ile hüküm vermesini istiyor. Aşağıdaki ayet de bu gerçeğe işaret ediyor:
“Sana da daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitap’ı gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hüküm ver; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma.”
(5:48)
Yukarıdaki ayetler göstermektedir ki Allah, elçisine Kitap’ı indirmiştir ve elçinin görevi bu Kitap’ın, yani Kuran’ın dediklerini harfiyen uygulayıp ondan sapmamak ve insanlar arasında onunla hüküm vermektir.
Aşağıdaki ayetler peygamberin insanları hangi öğreti ile uyardığını ve onlara ne ile nasihat ettiğini daha net açıklıyor. Allah, Kaf Suresi’nde, elçisine şu emirde bulunuyor:
“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Tehdidimden korkanlara Kuran’la öğüt ver.”
(50:45)
Görüldüğü gibi Allah, peygamberden insanlara Kuran ile öğüt vermesini istemektedir, başka bir kitap ile değil. Peygamberin ağzından da bu görev onaylanmaktadır. Peygamber, Kuran’da geçen bir konuşmasında görevinin Kuran ile uyarmak olduğunu anlatmaktadır:
“Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kuran bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahiy olundu.”
(6:19)
Yine başka bir ayet peygamberin insanları hangi öğreti ile uyarması gerektiğini açıklamaktadır:
“Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitap’tan saklamış olduklarınızın çoğunu size ayan beyan açıklıyor; çoğundan da geçiyor. Şu bir gerçek ki, size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızasına uyanları o Kitap’la esenlik ve barış yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp şaşmayan ve sapmayan dosdoğru yola kılavuzlar.”
(5:15-16)
Yukarıdaki ayetler göstermektedir ki Allah’ın elçisi, Kitap Ehli’ne -yani Hristiyan ve Yahudilere- Allah’tan gelen Kitap ile tebliğ yapmaktadır. Kuran bize elçinin hangi öğreti ile insanları aydınlattığını bir kez daha hatırlatıyor:
“Ben sadece, bu şehrin Rabbi’ne kulluk etmekle emrolundum. Orayı kutsal kılmıştır O. Her şey O’nundur. Ben, Müslümanlar’dan/Allah’a teslim olanlardan olmakla emrolundum. Ve Kuran okumakla emrolundum. Artık kim yola gelirse kendisi için gelir. Sapmışa gelince, böylesine de ki: ‘Ben uyarıcılardan biriyim. Hepsi bu!’”
(27:91-92)
Yukarıdaki ayet elçinin Kuran’ı okuyacağını ve dileyenin bu rehberliği kabul edip doğru yolu bulacağını anlatıyor. Görüldüğü gibi, elçiden tebliğde kullanılması istenen kaynak Kuran’dır. Bir başka ayette Allah şöyle buyuruyor:
“Bu Kuran’ı sana farz kılan, elbette ki seni vaat edilen yere götürecektir. De ki: ‘Hidayeti getireni de açık bir sapıklık içinde olanı da en iyi Rabbin bilir.’”
(28:85)
Yukarıdaki ayet göstermektedir ki elçi için bağlayıcı olan öğreti Kuran’dır.
Tüm bu ayetler göstermektedir ki Allah’ın elçisi olan peygambere Allah’ın Kitap’ı olan Kuran indirilmiştir ve peygamber bu Kitap’ı kullanarak insanlara dini anlatmak ile görevlendirilmiştir. Bunu yaparken Kuran’dan en ufak bir sapma göstermemesi konusunda uyarılmıştır. Yukarıda alıntıladığımız Maide Suresinin 48. ayetinde görüldüğü gibi peygamberin din alanında verdiği tüm hükümler Kuran’a dayanmak zorundadır. Peygamber bu ayetlerden anlaşılacağı üzere dini anlatırken kendine ait hukukunu ya da öğretilerini değil, Kuran’ı anlatmak zorundadır. İnsanlar peygamberin kişisel fikirlerine ya da hukukuna değil Allah’ın yasasına boyun eğmelidirler. Nitekim peygamber de böyle davranmış, insanlara sadece Allah’ın Kitap’ı olan Kuran’ı tebliğ etmiştir. Unutulmamalıdır ki Allah’ın elçisine itaat etmek demek, Allah’ın mesajına uymak demektir; çünkü elçi, sadece, Allah tarafından kendisine verileni insanlara yaymıştır, başka bir öğretiyi değil. (Zaten ‘elçi’nin kelime anlamı da kendisine ait olmayan bir şeyi başkasına ileten kişidir.) Elçi kendi hayatında Kuran’ın hakkında hüküm vermediği konularda kendi fikirlerine, alışkanlıklarına ve içinde bulunduğu toplumun genel öğretilerine göre davranmış olabilir. Ancak bunlar onun bireysel tercihleridir. Dini bir anlam taşımazlar. Bu yüzden elçi insanlara bu seçimlerini aşılamaya çalışmamıştır.
Allah Kuran’da insanlardan sadece Kuran’a uymalarını istemiştir. Aşağıdaki ayetler din adına uyulacak tek yasanın Allah’ın yasası olan Kuran olduğunu gösteriyor:
“Hüküm yalnız Allah’ındır.”

“O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.” İnşallahın peygamberimizin şefaatına nail olan kullardan oluruz amin ecmain inşallah.Allaha emanet olunuz Hacegan..
Hacegan__
Çar Oca 25, 2012 7:01 am
 
Foruma git
Konuya git

O KUL OLMAK.......

Çok popüler yarışmalardan geçilmiyor. Herkes bir şeylerin peşinde yarış halinde. Son dönemlerde popüler olan bir yarışma da malumunuz ‘O Ses Türkiye’ isimli müzik yarışması. Yarışmacılar hem ses hem de şov yeteneklerini sergilemeye çalışıp kıyasıya yarışıyorlar. Ne için Türkiye’nin ‘O Sesi’ olmak için. Yarışmaya bir sözüm yok. Ama bu ve benzer yarışmalar daha anlamlı daha derin şeyler hatırlatıyor bana. Dünyevi olarak edineceğimiz geçici şeyler uğruna kendimizi adeta parçalayıp jürilere beğendirmeye çalışırken, kendimizi asıl beğendirmemiz gereken yaratıcımız yüce Allah’ı yeterince takdir etmediğimiz ve bize vermiş olduğu yaşamın hesabını soracağı gerçeğini.
Hani diyorum inanan kullar adeta bir yarışmada kabul etseler kendilerini de ‘O Kul Türkiye’ olmak için Allah yolunda hayra ve barışa yönelik işler yaparak kıyasıya yarışsalar. Kabiliyetlerini hayırlı işler için kullanıp insanlık için faydalı değerler üretseler. Kur’an ayetlerinin dikkat çektiği gibi örnek birer kul olsalar.
Onlar ki, Rablerine saygıdan titrerler. Onlar ki, Rablerinin ayetlerine iman ederler, Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar. Onlar ki, verdiklerini, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek verirler. İşte bunlar, hayırlarda yarışırlar. Ve hayırlarda önde gidenler de onlardır.
(23 Müminun Suresi Ayet 57-61). Allah bizleri en iyi kullarından eylesin inşallah amin ecmain.Hacegan
Hacegan__
Çar Oca 25, 2012 11:26 am
 
Foruma git
Konuya git

KORKU !

Korku!..

Ey dost!..
Kimden korkup,,
Kimden korkulmamamız gerektiğine
Dikkat etmek gerekmezmi?..

Görüyorum ki,
Öylelerden korkarsın ki,
Sana acımaz ve merhamet etmezler.

Kendilerini senden üstü ve güçlü görmeleri onlara zevk verir.
Korkunla onların zalim his ve duygularını okşamanın ne anlamı var.

Zalim canavardan merhamet dilenmek,
Onun iştahını açıp yaptığı işin zevkini tattırmaktan başka ne işe yarar?

Öyle birinden kork ki!..
Korkuyu yaratıp yüreklere koyan,

Öyle birinden şefkat ve merhamet um ki,
Canlı cansız bütün mahlukattaki şefkat ve merhamet,
O’nun şefkat ve merhamet denizinden yansıyan bir lema – taşan bir damla olsun.

O şefkat denizi,
O merhamet hazinesi,
şefkat ve merhameti binihaye olan
Rahmanirrahim, ezel ve ebed sultanı Allah’tır.

O’na sığın, O’na dayan, O’na güven.
Vesselam.Allaha emanet olunuz.Hacegan..
Hacegan__
Çar Oca 25, 2012 9:15 pm
 
Foruma git
Konuya git

BİZLER BÖYLEMİYİZ....

Rahmeti sonsuz, esirgemesi bol, Allah’ın adıyla!
Selamınaleyküm Müslümanım Diyenlere!
Sevgili Sanalkahve dostları okuyanlarım bugün az kendi nefsimizi sorguya çekellimmi? istermisiniz hani Elhamdüllilah müslümanız diyoruz ya acaba o vasıflara uygunmuyuz bir höz atalımmı umarım bu yazımı okuduktan sonrada herkes kendisi şöyle bir düşünür...Vahyin ışığıyla sınırlarımızı çizen, bizleri özgürleştiren, kimliğimizi belirleyen, yolumuzu aydınlatan, iyi ve güzel işler yapmamızı öğütleyen, doğruya kılavuzlayan, kulluğumuzun bilincine vardıran, yaratılış gayemizi açıklayan, yaşam tarzımızı şekillendiren, kısacası “Şerefimiz” olan “ Kur’an/ Okunan/Kutokutuş, bakalım “Mümin” özelliklerimizi nasıl sıralıyor.
Vereceğimiz bu özellikler, sonsuz zenginliği olan vahyin sadece bir bölümünden alıntıladığımız özettir.
1- “La” diyerek, herşeyi reddedip, inkar ve sorgulama ile doğruyu bulan, tüm benliği ile “Yalnız” Allah’a yönelen demektir,
2- Şirkin pisliğinden, sahte olan, kötü olan herşeyden, baştan topuğa, bedenen ve zihnen temizlenmek, mesh olmak “Arınıp” Allah’a yaklaşmak demektir,
3- Dünyalık olan herşeyden sıyrılıp, nefsinin arzularını bir yana bırakıp, fikren ve bedenen “Rabbine Hicret” eden demektir,
4- Allah için, O’nun yolunda, herşeyini feda etmek, değersiz görmek ve O’ndan uzaklaştıran herşeyi O’na yakınlaşmak için “Kurban” etmek demektir,
5- Doğru olduğunu bildiği, inandığı şeyin peşinden gitmek, Vahye bağlı kalmak, bir konu hakkında çözüm bulamadığında yalnızca “Kuran”a sarılmak ve bu uğurda Kariyerini, Konumunu, İlişkilerini, Eşini, Dostunu ve çıkarlarını feda etmek “İbrahim gibi olmak” demektir,
6- Allah’ın hükmünü tanımayanlara karşı “Kıyam” etmek, her zaman doğruyu söyleyerek, kendini “ilah” sananları, “rab” sananları, kendi hükümlerini koyanları rahatsız etmek “Şuayb gibi olmak” demektir,
7- Uzun ve meşakkatli olan bu yolda, “İsmail gibi” sabredenlerden olup teslim olmak,“İbrahim gibi” fedakar olmak demektir;
8- “ La İlahe İlla Allah” ın yeryüzünde hakim olması için, Ailesi de olsa, inancını paylaşmayanlarla ilişkisini kesip beri olan, “Nuh’un yaptığı gibi yapmak”, Rabbine kavuşmak için “Musa gibi” acele etmeyen demektir;
9- Dünyayı, oyunu, eğlenceyi, çabuk geçeni bir kenara bırakıp “ Lut gibi” Rabbine hicret eden demektir;
10- Müşriklere karşı uyanık olan ve gizli kalmasını bilen fakat aynı zamanda yeri geldiğinde “Asiye gibi” Firavun’a karşı “Cesur” olmak demektir;
11- Kimseden korkmayan, Rabbine güvenip teslim olan ve “ Secde” edip, Firavunun“Sihirbazları gibi” pazarlıksız iman etmek demektir;
12- Ahlaksızlığa karşı, Zinaya karşı, Fuhuşa karşı tavrını koyup, uzak durmak “Yusuf gibi” gömleğini arkadan yırttırmak demektir;
13- Kulluğunun bilincinde olan, ahlakını koruyan, konuşmasını perde koyan, gerektiğinde susup işi Rabbine bırakan, tertemiz kalmak “Meryem gibi” olmak demektir;
14- Bilmenin yaşı yoktur. Doğru kimden gelirse gelsin doğrudur. Karşısındakiler ( Alimler, bilginler, ahbarlar,hocalar, şıhlar, şeyhler) ne kadar doğru olduklarını söyleselerde, yaşları büyükte olsa, vahyin ışığını önlerine tutmak “ İsa gibi “Ağzı süt kokarken” konuşmak demektir;
15- Şirkin içinde yüzen bir toplumda, içinde bulunduğu toplumun yapısını ölçüp tartarak, ona göre hareket eden, vahyin üstünü örtmeye çalışan hükümdara karşı kıyam etmek “Ashabı Kehf” gibi olmak demektir;
16- Tüm sıkıntılara, hastalıklara, geçim zorluğuna, felaketlere göğüs germek, nereden ve kimden geldiğini bilerek şükretmek, sabretmek “Eyyub gibi” olmak demektir;
17- Kulluğunun acziyetini bilip, yürürken, konuşurken, otururken, kalkarken, yatarken mütevazi olmak, darlıkta ve bollukta infak edip “Ruku” etmek demektir;
18- Allah’ın bütün yarattıklarını düşünüp, vahyini tasdik edip “Yalnızca O’na” kul olmak“ Secde” etmek demektir;
19- Haksızlığın, zulmün, şirkin, kötülüğün karşısına dikilmek, Hanif bir duruş sergileyip safını belli etmek, hak ile batılı birbirinden ayırıp “Kıyam” etmek demektir;
20- Geleneği, Ataları, -İzmleri, çoğunluğu reddedip sorgulamak, Yalnızca vahye bağlanıp Allah’a güvenmek demektir.
İşte bunların tümü “ aqımussalat ve etauzzekat” bağlamına girmek demektir.
Binaenaleyh Cehd bizden Tevfik Allah (a.c) dendir…Allaha emanet olunuz selam ve saygılarımla Hacegan...
Hacegan__
Per Oca 26, 2012 7:01 am
 
Foruma git
Konuya git

İMAN ETTİM DEMEKLE OLUYORMU ...

Yüce Allah, "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebut Suresi, 2) ayetiyle, “iman ettim” diyen kulunu dünya hayatında imtihan edeceğini bildirir. İnsanların yalnızca diliyle “ben inanıyorum” demesi yeterli değil; Allah kullarından samimi bir iman ister. İnsanın dünyadaki görev ve sorumluluğu Allah’a iman etmek, Kur’an ahlakını yaşamak, Rabb’inin sınırlarını korumak ve O’nun rızasını kazanmaya çalışmaktır.

Kur’an ve hadislerde, insanın, din ve esaslarını anlamaya ve kabul etmeye uygun fıtratta yaratıldığı ifade edilir. Henüz kainat oluşmadan, hiç bir insan dünyaya sunulmadan önce ruhlar aleminde, bütün insanların ruhu, Allah’ın, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu, “Evet, Rabb’imizsin, şahid olduk” diyerek cevaplar, söz verirler. İnsanlar işte bu şuurla dünyaya gelirler.

Allah, insanı Kendisine kulluk etmek üzere "bir damla sudan" yaratmış, düzgün bir insan haline getirmiş, ona "ruhundan üflemiş", kısa ve geçici bir süre için dünyaya yollamıştır. Fıtratı imana yatkındır ancak şeytan, güçlü ve kararlı olamayan kişilerin nefislerini telkin ve taktikleriyle etkiler.

Peygamberimiz(sav) bir hadisinde; "İman, kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etme, beden uzuvlarıyla da amel etmektir." (Hz. Ali r.a. Kütüb-i Sitte) buyurur.

Dini yaşamaya karar veren insan, şeytanın, kendisini saptırmak için göstereceği tüm çabaya rağmen Allah’ın dosdoğru yolunda yürümekte kararlı olduğunu kanıtlamalı. Nefsinin bencil tutkularını Rabb’inin hoşnutluğuna tercih etmeyeceğini de davranışlarıyla göstermelidir.

Allah, imanı yaşamayı kabul eden kulunun karşısına sabır göstermesi gereken zorluklar çıkaracak ve göstereceği tepkilerle onu sınayacaktır. Allah Kur’an’da, Bakara Suresi, 155. ayette, müminleri korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğini bildirir.

Kur’an’la haber verilmesine rağmen, iman eden insanın karşılaştığı zorluklara şaşırması doğru olmaz. Yaşanan zorluklar sıradan gibi görünen günlük sorunlar ya da büyük bir felaket gibi görünen olaylar olabilir. Samimi mümin, tümüne imtihan gözüyle bakar, Allah’a tevekkül eder ve O’nu hoşnut edecek en uygun davranışı gösterir.

Bediüzzaman 23. Söz’de, gerçek imanı kazanan insanı şöyle tarif eder: "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alAllah" (Allah’a tevekkül ettim) der, sefine-i hayatta(hayat gemisinde) kemal-i emniyetle(mükemmel bir emniyetle) hâdisatın(hadiselerin) dağlarvari dalgaları içinde seyran eder(gezinir). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine(kudret eline) emanet eder, rahatla dünyadan geçer..."

Mümin zorluktan, musibetten, beladan kaçmaz; çünkü her şey kusursuz olsa, o zaman sınama olmaz. İmanın denenmesi ve yaşanan zorluklar karşısında imanın olgunlaşması/derinleşmesi, kısacası sağlam olabilmek için insanın zorlanması, canının acıması gerekir. Mümin çetin ortamlardan, zorluklardan yılmaz, aksine onu rahmet olarak görür. Eğer kaçınırsa, imtihandan kaçıyor demektir.

İmtihan mekanı olarak yaratılmış dünya, yaşadığımız olaylarla sınandığımız, sonsuz yaşamımıza geçiş aşaması. Zorluk yaşamadan ve o zorluk anlarında Rabb’imize sadakatimizi, sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi göstermeden sonsuz mutluluğa ulaşamayız. Aşık, Allah’a olan aşkını, zorlukta gösterir. Yaşadıklarımızın imtihan olduğunun bilincinde olur ve güzel ahlak gösterirsek, en şiddetli zorluk zamanında dahi Allah’ın yardımını umut edebiliriz.

İnsan zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Mümin zorlukta da, kolaylıkta da anar. Başına ne kadar musibet gelirse, Rabb’ine o kadar yakınlaşır.

Rabb’imiz Bakara Suresi, 214. ayette bizden öncekilerin başına gelenler başımıza gelmeden cennete giremeyeceğimizi haber verir. Bu, O’nun sünneti. Zorlu imtihanla başımıza gelen musibeti cennetine almak için verir Allah. Ama biz feryat figan ederiz.

Eğer gerçekten iman etmişsek, o zaman imtihana talip oluruz. "... Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu..." (Tevbe Suresi, 67) buyrulur Kur’an’da. İmtihan olmamız, Allah’ın bizi unutmadığının işaretidir.

İmtihan dünyasının en büyük kazançlardan biri, iman sahiplerinin sınamalar karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve sabrın, onların ahiretteki derecelerini artıracak olmasıdır. Bu, imtihanın her zaman müminlerin lehine olan sırrıdır. Ne kadar imtihanı olursa insanın, o kadar ecri olur. Sevaplar en zorların, en çetin yerlerin içindedir…Rabbim hiçbir müslüman kardeşimi dinden imandan mahrum etmesin inşallah amin ecmain.Selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Per Oca 26, 2012 9:25 pm
 
Foruma git
Konuya git

AMİN DEMEK İSTERSENİZ BUYURUN..

Allah’a sığınırım,
Lanetlenmiş, kovulmuş şeytanın şerrinden,
Vesvesesinden, desisesinden, hile ve binbir tuzaklarından.
Nefsimi ayartıp bana günah işletmesinden.
Gururu, kibiri sevdirip de, muhataplarımı bana hor ve hakir göstermesinden.
Dedikoduyu, yalanı, iftirayı, gıybeti, boş sözleri, günah balına batırıp da tatlı göstermesinden.
Sana sığınırım Ya Rabbi.

Çünkü Sen,
Âlemleri yaratıp da,
Zerresinden, kürreye hepsinin ihtiyacını karşılar ve rızıklarını veren Rahmansın.
Sinelerimizi, yüreklerimizi düşmüş olduğu günah çukurundan çıkarıp,
Rahmet ve merhameti ile affeden Rahim.
İşte ellerimizi açtık ve halis bir niyet ile yalvarıyoruz.
Affet bizi Allah’ım.
Biliyoruz ki, Sen Rahimsin.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin
Liva-ül Hamd sancağı altında,
Kevser havuzunun başında,
Bizleri cem eyle Ya Rahim.

Âlemleri yoktan yaratıp,
Vareden ve terbiye eden sensin Ya Rahman.
Bizi de İslam potasında eritip,
Åžek ve şüphe olmayan,
İnsanlığa hidayet kaynağı olarak indirdiğin Kur’an deryasında yüzdürüp,
“Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” buyurduğun,
Nebiler serverinin ahlakı ile ahlaklananlardan eyle bizleri Ya Rabbi.

Her ne kadar günahlarımız dünya kadar ise de,
Biliyoruz ki, günahlarımız karşısında Rahmetin kelimelerle anlatamayacağımız kadar büyük ve çoktur.
Ve Rahmetinden de ümidimizi kesmiş değiliz.
Biliyoruz ki? Senden başka gidecek bir kapımız da yok.
Bizleri kapından boş çevirme Ya Rabbi.

Yalnız Sana kulluk eden ve yalnız Senden yardım isteyen kullarından olalım Ya Rab.
Nefsimiz ve neslimizden Sana isyan eden, Sana şirk koşan. Varlığından ve birliğinden şüpheye düşen nesiller yaratma Allah’ım.
Bilakis
Kur’an hakikatlerini elden ele, dilden dile, gönülden gönüle aktaran.
İlay-ı Kelimetullah uğruna yürek fethine çıkıp da, en ücra köşelere kadar ulaşıp,
Sönmez mesajını iletecek nesiller ver bize Ya Rabbi.

Hakk’ı hak bilip Hakka uymağı.
Batılı çirkin görüp de ondan uzak durmağı nasip et.
Salih amel işleyip, Salih kimselerle beraber olmayı,
İyilik yapmayı, iyilerden olmayı, iyilerle beraber olmayı bizlere nasip et Allah’ım.
Sapanlardan, sapıtanlardan, saptıranlardan uzak et Allah’ım.

Sen bize dünyada iyilik ver,
Ahrette de iyilik,
İyilerle birlikte bizleri cennetine koy.
Ve bizi cehennem azabından koru.Amin amin amin inşallah Dualarımızın kabulu ve Allah rızası için el fatiha. Selam ve saygılarımla Hacegan

Hacegan__
Çar Oca 11, 2012 6:46 am
 
Foruma git
Konuya git

ALLAHIN RIZASINI KAZANMAK....

Sevginin asıl muhatabı Allah. İnsana şahdamarından yakın; kalplerimizde sevgi kılan. Bizi sevindiren, ruhumuza haz veren manzaraları yaratan, her sabah yeniden hayatımızı bahşeden, hastalandığımızda şifa veren, dualarımızı kabul eden, hatalarımızı bağışlayan O. Rahmeti üzerine yazan, kulunu sıkıntıdan kurtaran, zorlukta yardımıyla destekleyen, Kendisini seven sevmeyen her kuluna nimetlerini lütfeden yine Allah. Peki bizler Rabb’imizin sevgisini kazanabilmek için neler yapmamız gerektiğini biliyor muyuz?.. 

Yüce Allah hangi kullarını sevdiğini aşağıdaki Kur’an’da ayetleriyle haber veriyor:

*Allah İyilik Yapanları Sever 

Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Åžüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (Bakara Suresi, 195)

Allah, ihtiyacınızdan artakalanı verin, Yolumda harcayın derken bizler ne kadarını versek de kalanı yığsak diye düşünüyoruz. Oysa Allah bollukta da darlıkta da infak etmemizi emrediyor:

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Bizler yatıştırıcı olmamız gerekirken, kendimiz öfkenin seline kapılıyoruz. Oysa sabırlı ve ılımlı olmak önemli. Åžefkat, merhamet ve hoşgörü olmadan, öfke dolu bir üslupla dinsizlik yaygınlaşır çünkü.

Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148)

Allah iyiliğin karşılığı 10 kat buyururken, biz O’nun rızası için iyilik yapmaktan kaçınıyoruz. Hep intikam peşindeyiz. Allah’ın Muntakim olduğunu, intikam alacağını unutuyoruz.

Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Åžüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

Affetmenin ne büyük erdem olduğunun, sevginin önündeki engelleri kaldırdığının farkında bile değiliz. Bağışlayıcı olursak Allah da bizi bağışlayacağını bildiriyor. Bunun ne büyük nimet olduğunun bilincinde değil miyiz?

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar için korkup-sakındıkları, iman ettikleri ve salih amellerde bulundukları, sonra korkup-sakındıkları ve iman ettikleri ve sonra (yine) korkup-sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (yasaklanmadan önce) dedikleri dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 93)

Allah’ın, içimizde gizlediklerimizi hatta gizlinin gizlisini de bilen olduğundan gafletteyiz; aklımızdan kötü şeyler geçiriyor, korkup sakınmadan eyleme dönüştürüyoruz.

*Allah Tevbe Eden, Temizlenen ve Arınanları Sever 

"... Åžüphesiz Allah, tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever." (Bakara Suresi, 222)

Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 108)

Her hatamızda "birşey olmaz, başkaları daha fazlasını yapıyor" diyerek tevilde bulunuyor, kendimizi yeterli görüyoruz. Güzel ahlakta ve imanda derinleşmede sınır yokken bizler kendimizi müstağni gördüğümüzden enaniyetle azgınlaşıyor, bu yüzden de temizlenmeyi, arınmayı düşünmüyoruz.

*Allah Sakınanları Sever 

Hayır; kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever. (Ali İmran Suresi, 76)

Ahde vefanın ne olduğunu zaten unutmuşuz. Vefa mümin, vefasızlık münafık özelliği iken, biz küçük dünyevi çıkarlar peşinde koşuyor, ahdi yerine getirmekten ya da emaneti en güzel şekilde yüklenmekten kaçıyoruz. 

Vefa, Allah’ın sahip olunan maddi manevi herşeyden daha çok sevildiğinin açık göstergesi. Bizler Allah’ın sevgisini kazanabilmek için, içimizde asla burkuntu olmadan herşeyimizi O’nun yolunda feda edebiliyor muyuz?

*Allah Sabredenleri Sever 

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Ali İmran Suresi, 146)

Sabır, zor zamanlarda Allah’ı hatırlamak, zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. İsabet eden her zorluk, Allah’a yakınlaşmamıza vesile olacak ve gösterdiğimiz sabırdan zevk duyacakken biz acı olanı seçiyor, tahammülsüz davranıyoruz. Olayları, batınındaki hayır ve hikmetle değerlendirmek yerine görünen yüzüyle değerlendiriyoruz

Zorluk geldiğinde "neden ben, başkaları varken" diyor, dünyaya imtihan amacıyla geldiğimizi unutuyoruz. Allah’ın bizim için yarattığı kaderi beğenmiyor, aczimizi görüp boyun eğmiyor, yaşananlar karşısında sabır göstermiyoruz. 

*Allah Tevekkül Edenleri Sever 

... Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Åžüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Ali İmran Suresi, 159)

Her şeyin Allah’ın kontrolü altında olduğunu düşünmüyor, kendimizi ve etrafımızdaki varlıkları Allah’tan bağımsız olarak görüyoruz. Halisane teslim olmamak, Allah dışındaki varlıkları ilah edinmeye götürür. Biz ise teslimiyeti, kenarından köşesinden yaşamaya çalışıyoruz. 

Bilinçsizce, Allah’ı değil insanları vekil tutuyor, onlardan yardım bekliyoruz. Oysa biliyoruz ki tevekkül en büyük konfor. Bizi yaratan, yaşatan tek büyük güce dayanmak bizi de güçlü kılacakken, başka şeylere dayanıyor, olan gücümüzü de yitiriyoruz.Rabbim bizleri kuran yolundan ayırmasın inşallah amin ecmain.Saygılarımla Hacegan...

Hacegan__
Sal Oca 10, 2012 7:09 am
 
Foruma git
Konuya git

GÜNLÜK DUALARIMIZ...

Sabahleyin Uykudan Kalkınca Okunacak Dua:


Okunuşu: "Elhamdulillahillezi ehyana ba'de ma ematena ve ileyhi'n- nüşur."

Anlamı: "Bizi öldürdükten sonra dirilten (uyuduktan sonra uyandıran) Allah'a hamdolsun. (kıyamette) O'nun huzurunda toplanılacaktır." (Buhari: 11/96)


Her Sabah Okunacak Dua:



Okunuşu: "Allahümme bike asbahna ve bike emseyna ve bike nehya ve bike nemutu ve ileykennuşur."

Anlamı: "Allahım! Senin yardımınla sabaha girdik senin yardımınla diriliyor ve senin kudretinle ölüyoruz ve (kıyamette) varış sanadır." (Ebu Davud: 5067)



Her Akşam Okunacak Dua:


Okunuşu: "Allahumme bike emseyna ve bike esbahna ve bike nahya ve bike nemutu ve ileykel masir."

Anlamı: "Allahım! Senin yardımınla akşama girdik Dua: 14)


Şirkten Korunmak İçin (Sabah-Akşam) Okunacak Dua:


Okunuşu: "Allahumme inni euzu bike min en uşrike bike şey'en ve ene a'lemu ve estağfiruke lima la a'lemu inneke ente allamulğuyubi."

Anlamı: "Allahım! Şüphesiz ben bilerek herhangi bir şeyi şirk koşmak (eş ve ortak tanımak) tan sana sığınırım.Bilmeyerek işlemiş olduğum(şirk ve hatalarım) ın senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları (gizli şeyleri) ancak sen bilirsin." (et-terğıb ve et-terhib: 1/76)


Yemekten Sonra Okunacak Dua:


Okunuşu: "Elhamdulillahillezi et'amena ve segana ve cealena müslimin."

Anlamı: "Bizi nimetleriyle yediren ve içiren ve bizi İslam üzere bulunduran Allah'a hamd olsun." (Ebu DavudAt'ime:15)


Elbise Giyerken Okunacak Dua:


Okunuşu: "Elhamdulillahillezi kesani haza ve razeganihi min ğayri havlin minni ve la guvvetin."

Anlamı: "O Allah'a hamd olsun ki deavat: 107)


Camiye Girerken Okunacak Dua (sağ ayakla girilir):


Okunuşu: "Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahummeğfir li zunubi veftah li ebvabe rahmetike."

Anlamı: "Allah'ın adıyla müsafirin:68)



Camiden Çıkarken Okunacak Dua (sol ayakla çıkılır):


Okunuşu: "Bismillahi vessalatu vesselamu ala rasulillahi. Allahumme inni es'eluke min fedlike allahumme e'sımni mineşşeytanirracim."

Anlamı: "Allah'ın adıyla teheccüd: 25)


Helaya Girerken Okunacak Dua (sol ayakla girilir):




Okunuşu: "Bismillahi Allahumme inni euzu bike minelhubsi velhebaisi."

Anlamı: "Allah'ın adıyla Teharet: 9)



Heladan Çıkarken Okunacak Dua (sağ ayakla çıkılır):


Okunuşu: "Ğufraneke Elhamdulillahillezi ezhebe annil eza ve afani."

Anlamı: "(Allahım!) Senin mağfiretini dilerim.Benden eza veren şeyleri gideren ve bana afiyet veren Allah'a hamdolsun." (İbni Mace taharet:10)



Bir Meclisten (sohbet veya bir toplantıdan) Kalkarken Okunacak Dua:



Okunuşu: "Subhaneke Allahumme ve bihamdike eşhedu en la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke."

Anlamı: "Allah'ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih eder deavat: 38)



Su İçtikten Sonra Okunacak Dua:



Okunuşu: "Elhamdulillahillezi segana azben furaten birahmetihi ve lem yec'alhu milhen ucacen bizunubina."

Anlamı: "Bize tatlı soğuk su içiren ve günahlarımız sebebiyle onu içilmez tuzlu su yapmayan Allah'a hamd olsun." (Ebu Nuaym)



Aynaya Bakarken Okunacak Dua:


Okunuşu: "Elhamdulillahi Allahumme kema hassente halgi fehassin hulugi."

Anlamı: "Allah'a hamdolsun. Allah'ım! Benim yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir." (İbnüs-sünniEl- Ezkar: 270)





Aksırma Esnasında:

Aksıran kimsenin; "Elhamdulilllah" "Allah'a hamd olsun" demesi Edep: 125)


Vasıtaya Binerken Okunacak Dua:

Önce besmele okunur; üç tekbir getirilir. Sonra:


Okunuşu: "Subhanellezi sehharalena haza ve ma kunna lehu mugrinine ve inna ila rabbina lemungalibun."

Anlamı: "Bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şanı ne yücedir. O'nun ihsanı olmasaydı biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz Rabbimize döneceğiz." (Zuhruf Suresi 13-14)


Eve Girerken Okunacak Dua:


Okunuşu: "Allahumme inni es'eluke hayral mevleci ve hayral mehraci bismillahi ve lecna ve bismillahi haracna va alallahi rabbina tevekkelna."

Anlamı: "Allahım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. Allah'ın adıyla evimize girer Edeb: 112)



Evden Çıkarken Okunacak Dua:


Okunuşu: "Bismillahi tevekkeltu alellahi la havle ve la guvvete illa billahil aliyyil azim."

Anlamı: "Allah'ın adını anarak (evimden çıkıyorum) ben deavat: 34)





Gece Uykudan Önce Okunacak Dua:





Okunuşu: "Bismike Allahumme emutu ve ehya."

Anlamı: "Senin adını anarak ölür ve dirilirim (uyur ve uyanırım) Allahım!" (Buhari Deavat: 7)







A M İ N
Hacegan__
Cum Oca 27, 2012 10:44 pm
 
Foruma git
Konuya git

TARTIŞMA KAYNAĞI KİBİR.........

Allah, Hz. Adem’i yarattığında şeytan, Allah’ın buyruğuna itaat etmez ve ona secde etmekten kaçınır. Kendisinin Hz. Adem’den daha üstün olduğunu ve secde ederse küçük düşeceğini zanneden şeytan, isyanı seçer. Ateşten yaratıldığı için topraktan yaratılmış insandan daha üstün olduğunu iddia eder, kendi düşük aklınca tartışmaya başlar. Onun bu sapkın konuşma üslubu, kibirli özelliğinden kaynaklanır. Tartışmanın kaynağı da işte bu kibir özelliğidir.

Rabb’ini bilir, doğruları da görür, anlar şeytan ama enaniyeti ve gururu nedeniyle kabullenmez. Tartışmaktan amacı doğruyu bulmak değil, kendi bencil istek ve hırslarını tatmin etmektir.

Kendi özelliklerini, etkisi altına aldığı insanlara da geçirir. Şeytanın tarafını seçenler tıpkı onun gibi kibri, isyanı, nankörlüğü yaşar, alçalırlar.

Önemli bir özellikleri ise şeytan gibi tartışmacı karakterleridir. Onlar da doğruyu gördükleri halde kabullenmez, tutkularını tatmin etmek için tartışarak, nefislerine uygun olanı doğru gibi göstermeye çalışırlar. Tartışmak hayatlarının doğal bir parçası haline gelir, hırs, beklenti ve çıkarları için inatlaşırlar.

Tartışmacı karakterdeki kişiler, dini konularda da tartışmayı seçerler. İtirazlarına geçerli bir açıklama getiremedikleri için şeytanın yaptığı gibi yalnızca tartışır, “yaygara” yaparlar.

Tartışma gerçekte insana sıkıntı verir. Samimi inananlar kendileri tartışmadıkları gibi tartışmaya izin de vermezler. Şeytan, yaşamlarını kendisi gibi sapkınca geçirmeleri için tartışmayı insanlar arasında yaygınlaştırmaya çalışır. "... Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar" (Neml Suresi, 24) ayetindeki ifadeyle şeytan, etkisi altındaki insana diğer davranışları gibi tartışmayı da ‘süslü’ gösterir. Böylece tartışmak, kişiye şeytanî bir zevk yaşatır.

Şeytanın tartışmacı karakter özelliği üzerlerinde tecelli eden inkarcılar, müminlerle Allah ve ayetleri hakkında tartışmalar yaparlar. Kurdukları/yazdıkları cümlelerde ima yoluyla alay etmeye çalışır, böylece inananları küçük düşürdüklerini zannederler. Kanırtıcı sözler söyler, tuzak sorular sorar ve kendilerince müminleri kurdukları tuzağa düşürmeye çalışırlar. Birçoğu "iman ettik" dese de şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında "şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz yalnızca alay ediyoruz" derler.

Ancak onlar değil, asıl "Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır." (Bakara Suresi, 15)

Şeytanın birer askeri olan bu kişiler gerçekleri çarpıtır, hak dini ve müminleri gözden düşürmeye çaba gösterirler. Kendilerince Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Yazılı ve görsel basında Allah’ın yaratmasını inkar eden faaliyetlerde, dini hedef alan açık oturum ve tartışma programlarında bu çaba açıkça görülür. Kendi düşük akıllarınca Allah’ın dinini, Kitabını geçersiz kılmaya, insanları din ahlakından uzaklaştırmaya, tebliğ yapanları engellemeye ve baskı altına almaya çalışırlar. Ancak Kur’an ahlakının insanlığı sarmasını engellemek ve Allah’ın nurunu bu faaliyetlerle söndürmek isteseler de "... Allah Kendi nurunu tamamlayıcıdır."

Dinde hiçbir çarpıklık olmaması ve İslam’ın, tüm fikir sistemlerine üstün olması, onları düzeyli bir fikir alış-verişi yapmak yerine cahilce bir tartışma üslubuna sürükler. Furkan Suresi, 33. ayette söz edildiği gibi, getirdikleri örneklerde bir tutarlılık yoktur; "hakkı ve en güzel açıklama tarzını" getiren Kur’an’dır çünkü.

Allah ve Kur’an ayetleri konusunda tartışan ve tartışmayı alay derecesine getiren kimseler karşısında yapılması gerekeni Kur’an şöyle haber verir:

O, size Kitapta: "Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. "Doğrusu Allah, münafıkların ve kafirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır." (Nisa Suresi, 140)

Bu cahil kişiler genellikle "bu kadar insan bilmiyor da, yalnız siz mi doğruyu biliyorsunuz?" diye sorarlar. Onlara göre bir fikrin doğruluğu, onu savunan ve inananların sayısıyla orantılıdır. Oysa Allah, iman edenlerin hep az sayıda olduğunu, çoğunluğun ise inkarı yaşadıklarını haber verir.

Allah inancı taşıdıklarını iddia etseler de onlar gerçekte iman etmezler. "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir... (Yunus Suresi, 31) ayetindeki gibi sorulara Allah cevabı veren kimseler hakkında Kur’an, onların yoldan sapmış oldukları bilgisini verir:

Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: "Onlar şüphesiz iman etmezler." (Yunus Suresi, 33)

Saldırgan davranışlarından, soru sorma üsluplarından, tartışmalarında belirli örnekleri kullanmalarından ve Kur’an’ın tariflerinden bu kişileri tanımak mümkündür.

Dini tebliğ yapılarak uyarılan bu kişilerin, öğüt almayacakları açıkça belli olduğunda yollar ayrılır. Çünkü konuşma belli bir noktadan sonra tartışmaya dönüşecektir. Kur’an, samimi inananlara bu konuda da yol gösterir:

De ki: "O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında (sözde kanıtlarla) tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış (muhlis) olanlarız." (Bakara Suresi, 139).Selam ve saygılarımla Hacegan.....
Hacegan__
Cmt Oca 28, 2012 9:19 am
 
Foruma git
Konuya git

CUMA GÜNÜ VE ÖNEMİ

Cuma; cem olmak, toplanmak mânalarına gelir. Cuma günü, Müslümanlar için çok önemli bir gündür. Bu günde Müslümanlar camide toplanıp birlikte Cuma namazını kılarlar. Topluca yapılan bu ibâdet, o günü bayram günü değerine yükseltir.


Bu sebeble Cuma gününe Seyyidü`l-eyyam, yani, günlerin itibarlısı,efendisi de denir. Bütün hayırlı işlerin Cuma günü meydana geldiği; tarih boyunca pek çok kudsî hâdiselerin hep Cuma günü zuhûr ettiği rivâyet edilir. Hadîs-i şerîf`te şöyle buyrulur:


"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Âdem (as) o günde yaratılmış, o gün Cennete konmuş, o gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyâmet de ancak Cuma günü kopar...

" Çoklarının zannettiği gibi Cuma günü, iş yapmak, hayırlı ve faydalı mevzularla meşgul olmak haram değildir.

İş yapma yasağı, sadece namaz kılma vaktine mahsustur. Namaz dışında çalışmak, alış-verişte bulunmak mübahtır. Zaten âyette de, namazdan sonra yeryüzüne rızık aramak üzere dağılınız, emredilmektedir. (Mehmet Dikmen)

Cuma ferdi cemiyete; cemiyeti milliyete bağlayan ve toplum arasında düşünce, inanç, amaç ve hizmet birliğini sağlayan bir gün-dür. İslâm Dîni bu günü mü'minler için haftalık toplantı ve toplu halde Allah'a yönelme, ibâdette bulunma zamanı olarak belirlemiş-tir. Bir hafta içinde ortaya çıkan meseleler, olaylar ve sosyal konu-lar cuma günü ele alınıp Kur'ân'm süzgecinden geçirildikten sonra bir komprime haline getirilerek cemaate sunulur.


Ruhlara yepyeni bir gıda takdim edilirken, İslâmî kültürleri ar-tırılır. Hayatı sevme, hayatta başarılı olma yolları ve yöntemleri iş-lenir. Dünya ile âhiret, ruh ile beden madde ile mâna arasında -Sünnetullah'a uygun ölçü ve anlamda- denge sağlanması için ilâhi buy-ruklar, Nebevi Sünnetler sergilenir. Aile yapısını, sosyal bünyeyi arızasız ayakta tutmanın yolları gösterilir. Din ve ülke düşmanları-nın çalışma metoduna dikkatler çekilir.

Hayırhahlık, âlicenaplık, da-yanışma, sevgi, saygı, edep ve terbiyenin taşıdığı mana ve müsbet sonuç misallerle anlatılır. İslâm ülkelerinin uğradığı siyasi ekonomik ve kültürel zorlukların nedenleri üzerinde durulur ve bunların ça-releri araştırılarak cemaatin bu konularda da aydınlatmasına önem verilir.


Görülüyor ki, cumanın o kadar çok yararları var ki, bunları sa-yıp sıralamak bile zor. Medenî bir ülkede parlementonun önemi ne ise, İslâm topluluğunda cumanın önemi ondan daha fazla bir anlam taşır.


Cumasız bir Müslüman topluluğu, birlik ve dirliğini kaybetmiş, yabancılara yem olma felâketine uğramış başsız bir sürüden fark-sızdır. Hazreti Peygamber (A.S.) Efendimiz Medine'ye hicret ettik-lerinde, henüz şehre ulaşmadan Kub'a'da ilk mescidi inşa ettikten sonra cuma günü Salim bin Avf yurduna gelerek Rauna denilen vadide ilk cuma namazını kılmıştır. Böylece Hicretle birlikte hem cuma'ya yer verilmiş, İslâm'ın camisiz ve cumasız olmayacağı ke-sinlikle belirtilmiştir.


Cuma Namazı, Kitap Sünnet ve İcmâ ile sabit olmuştur, inkârı küfürdür, terki büyük günah sayılmıştır. Üç cuma namazını üst üste mazeretsiz terkeden Müslüman, münafıklar defterine yazılır. Cuma gününüzü kutlar müslüman ve Türk alemi için hayırlara vesile olmasını temenni ederim.Hacegan
Hacegan__
Cum Oca 27, 2012 7:29 am
 
Foruma git
Konuya git

AKIL VE GÖNÜL SAHİPLERİ İNSANLAR......

Yoklayalım içimizi. Kendimizden yana olmadan, nefsimizi kayırmadan. Bakmaktan değil, görmekten bahsediyorum. Duymaktan değil, dinlemekten bahsediyorum. Dil ile söylenenden değil, hal ile anlatılandan; yalnız akıldan değil aynı zamanda gönülden söz ediyorum. Aslında bunu söyleyen de ben değilim:
…Ey akıl ve gönül sahipleri benden sakının.
Bakara 197
Yüce Allah yüce kitabında, inananlara birçok defa bu şekilde hitap etmiyor mu? Akıl ve gönül sahipleri…
Aklederiz; düşünürüz, anlarız, mukayese yaparız, icat ederiz, yazı yazarız, öğreniriz, ezberleriz…
Gönlederiz; severiz, bağışlarız, ümit ederiz, umarız, üzülürüz, seviniriz…
Birincisiyle hem kendi yaratılışımızdaki hem de evrenin yaratılışındaki sayısız delile bakıp iman ederiz. Kurandaki emir ve yasakları aklımıza yerleştirir, teorik olarak mükemmel insanlar olabiliriz. Oysa Kur’an dini uygulamak için yeterli olsa da sadece zihni besleyen sığ bir kitap değildir biliriz. Aslında biz aklederek, bilerek, bularak kendimizi ve birbirimizi şaşırtırız, Allah’ı değil. Çünkü O’nun ilim deryasının yanında, damladır vakıf olduklarımız.
İkincisiyle, akıl-gönül köprüsünü sağlam inşa eden, yalnız sözde değil, özde de bilen mükemmel kullar olabiliriz. Bildikçe kendini putlaştırmayan kullar. İlmi ile birlikte hilminin de arttığı kullar.
Sıkıntı halinde Allah’a sığınan, ferahlıkta şükreden,
Sahip olduğumuz, olmasını istediğimiz her şeyin bizden değil, fakat O’ndan olduğunu unutmayan,
Namazlarda huşu sahibi,
Sözlerinde, gözlerinde ve nihayet içinde kibir olmayan,
İnsanları sözleriyle ve gözleriyle incitmeyen,
Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış güzel kul, örnek Müslüman…
Şüphesiz hüküm yalnız Allah’ındır..Allah yar ve yardımcımız olsun amin ecmain Hacegan....
Hacegan__
Sal Oca 24, 2012 11:20 pm
 
Foruma git
Konuya git

Re: KORKU !

Yorumun için çok teşekkür ederim blumeonn.
Hacegan__
Per Oca 26, 2012 12:55 pm
 
Foruma git
Konuya git

HAYDİ GÜZELLİK ARAMAYA VARMISINIZ?

Birçok insanın düşüncelerindeki ortak nokta, sunulan güzelliklerin gerçekte Allah’ın tecellileri olduğunun şuurunda olmamak. Kimse kendi çabasıyla güzel saçlara, güzel bir burna, güzel gözlere sahip olamaz. Güzellikleri Allah yaratır ve dilediği insana dilediğince bahşeder.

Bu gerçeği kavrayamayanlar nefislerinin bencil tutkuları yüzünden her güzelliğe kendileri sahip olmak isterler. Kendilerinden daha güzel ya da yakışıklı birini görmek onlara sıkıntı verir hatta strese sokar. Kendilerinde bulunmayan bir özelliğin bir başkasında olması kıskançlık ve haset duygularını körükler.

İmtihan ortamının şuurunda olmayan insan, çevresindeki güzellikleri de gereği gibi takdir edemez. Gördüğü ve sahip olduğu güzellikler için şükretmez, hep daha iyisini daha güzelini ister; tahammülsüzdür. Kendisinden daha güzel, daha zengin ve daha iyi bir işi olan, daha tanınan, daha saygın birini gördüğünde müthiş rahatsız olur.

Bu ruh halindeki insan, ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar nimetler içinde ve nerede yaşarsa yaşasın mutlu olamaz. Haz alamamak bir yana, her güzellik ruhuna azap olur, işkence olur.

Oysa dünya hayatı imtihan amacıyla yaratılmıştır. Her insan farklı şekillerde sınanır. Kimi varlıkla, kimi yoklukla imtihan olur. Yaratılmış her şey gibi, güzelliklerin de gerçek sahibi Allah’tır. O’ndan kendilerine güzelik geçmiş olan insanlar şükredici olurlar.

İnsanın sahip olmak için çaba harcadığı ve kazandığı tüm güzellikler, dünya koşullarında bozulur, yıpranır ve sonunda da yok olur. İnsanın güzelliği de aynı şekilde zamanla bozulur. Çok güzel bir çiçek birkaç gün içinde solar, kurur ve güzelliğini yitirir. Çok muhteşem bir ev ya da araba bile zamanla yıpranır.

Kısacası dünya üzerinde zamanın yıpratıcı özelliği ile yok olmayacak hiçbir güzellik yoktur. Allah dileseydi sonsuza dek bozulmayacak güzelliklerle dünyayı doldurabilirdi. Ancak Allah, eksiklik ve acizlikleri yaratır ki insanlar O’nu tanısınlar, gücünü anlasınlar ve kusursuz güzellik ve nimetlerin yurdu olan cennete özlem duysunlar. İnsandaki güzelliği arzu etme duygusu da zaten bir ‘kusursuzluk’ arayışıdır.

İnsanın bunca aczine rağmen dünyaya bu denli bağlanması adeta mucizedir. Hırsla güzelliklerin ardında koşarken boşa bir çaba harcar insan. Bilinçsizce, seraba ulaşmak için çabalar, yorulur. Oysa geçici güzellikler için bu denli çabanın bir anlamı var mı? İnsanın, en çok da cennetteki mutlu ve sonsuz yaşama ulaşmanın yollarını arama çabası içinde olması daha akıllıca olmaz mı?.. Unutmayalım ki Güzeli güzel yapan edeptir,edep ise güzeli sevmeye sebeptir değerli okurlarım Allaha emanet olunuz.Selam ve saygılarımla Hacegan..
Hacegan__
Pzr Oca 29, 2012 9:08 pm
 
Foruma git
Konuya git

HUKUK DEVLETİMİ DEDİNİZ....

Yıllardır televizyonlardan duyarım ’’Burası Demokratik Bir Hukuk Devletidir!!’’ cümlesini. Bir haksızlığa uğrayan veya hararetli bir tartışma esnasında sürekli söylenmekten adeta klişeleşmiş bir cümle haline gelmiştir bu söz.. Düşündüm de yahu biz gerçekten böyle miyiz?

Demokrasi açısından baktığımızda durum hiçte iç açıcı gözükmüyor. 1923 te kurulan bir devlet çok partili sisteme tam 1950 yılında geçiyor. Ne komik değilmi. Tabiki bunca zaman çeşitli denemeler olmuştur fakat muhalefete kapalı vicdanlar sonucu ’’aman irtica geliyor!’’ yaygaraları kopartılıp bu süreç sürekli ertelenmiştir.

Peki çok partili hayata geçince her şey tamammı? Tabikide hayır! 50 lerde Büyük oy oranlarıyla seçilen bir parti 1960 ta darbeyle karşılaşıyor ve bir başbakan gayri rasyonel sebeplerle asılıyor!!! Daha sonra Meşhur 12 Mart muhtırasıyla karşılaşıyoruz.. Hemde 1971 yılında yahu ne oldu? Daha 10 sene oldu. Daha bitmedi 12 Eylül 1980 de bir darbe daha oluyor. Burada işin ilginç tarafı darbe olduktan 1 gün sonra çatışmalar, ölümler bıçak gibi kesilmiştir.. Enteresan değil mi.. Sanki darbeler sadece askerin suçuymuş gibi davranıyoruz ya!! O dönemin gazetelerine bir bakmak lazım. Nasılda gaza getiriliyor millet.. Nasılda gaza geliyor millet!! Elbette darbenin haklı gösterilmesi gibi bir durum olamaz fakat bunlarıda göz önüne almak gerek... Her neyse sonrasında 28 Şubat 1997 post- modern darbe adıyla anılan müdahale geliyor. Dikkat edin, yıl oldu 1997.. En sonunda 2001 yılında seçim oldu ve seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi kazanır ve bu partiye darbe teşebbüsleri olmasına rağmen başarılı olmaz... Bu göstergelere bakarak demokrasiye 2001 yılında geçtiğimizi söyleyebiliriz sanırım... 2001 eksi 1923 78 eder... 78 sene dile kolay....

Gelelim hukuk devleti geyiğine.. Geyik diyorum çünkü hukuk açısından bakınca da demokrasi sınavıyla pekte arasında bir fark görmüyorum ben..

Yasa yapışımız ctrl+c ctrl+v den ibaret. İtalyadan ceza yasasını, Fransadan idare hukuku ilkerelerini, Almanyadan ceza yargılaması hukukunu ve en garibi de İsviçreden medeni hukuku aldık.. Hadi kültür ve medeniyet uyuşmazlığını bir kenara bıraktık diyelim(aslında kabul edilemez).. Türkiyenin bü günkü nüfusu aşağı yukarı 73 milyon. Bu haliyle sıraya koyarsak 17nci sıradayız. İsviçre ise yaklaşık 7 buçuk milyon kadar bir ülke.. Yani bizim onda birimiz. Şimdi soruyorum 10 kişiyi yönetmekle 100 kişiyi yönetmek aynı şeymidir? Yahu bu nasıl iştir demek geliyor içimden.. Yıllar boyu uygulanan yasanın ortaya koyduğu skandallardan bahsetmiyorum bakın!! Küçücük bir örnek veriyorum. Fakat bu örnek temel taştır ve kesinlikle göz ardı edilemez bir hatadır... Çokmu acelemiz vardı da kopyala yapıştır yaptık?

Kendimizi kandırmayalım. Bir çok ortadoğu ülkesinden iyi durumda olduğumuz doğrudur. Fakat halen çok kötü durumdayız. Bu durumdan kurtulmak hiçte kolay değil hele ki 1930 larda kalmış kafalar olduğu müddetçe hiç kolay değil.Hep söylediğim güzel bir söz vardır Başkasına hükmeden kuvvetlidir ama kendisine hükmeden kudretlidir. Bizlerde kudretli olalım en azından olmaya çalışalım selam ve saygılarımla Hacegan....
Hacegan__
Pzr Oca 29, 2012 8:54 pm
 
Foruma git
Konuya git

İŞİTİLEN VE CEVAP VERİLEN DUALARIMIZ...

Kulların ALLAH' a en çok yaklaştıkları anlardır dua ettikleri anlar. Namaz kılarken, bir işe başlarken, gece yatarken edilen dualar insanların Allah’a şükretmeleri, O’ndan yardım istemeleri için en önemli araçtır. Bu anlarda insanlar hem kendi güçsüzlüklerini hem de Allah’ın gücünü daha iyi anlarlar, Allah’a yakınlaşırlar. Ancak edilen dualar ile ilgili halk arasında yerleşmiş ve yayılmış önemli bir yanlış anlama vardır. “O kadar dua ettik yine de olmadı” gibi ifadeler edilen her duanın kabul edilmesi yani gerçekleşmesi gereklidir gibi bir mesaj taşır ki bu dinen asla doğru değildir.
Allah’ın mucib sıfatı işte tam da bu noktaya işaret eder. Mucib kelime anlamı olarak cevap veren demektir. 11 Hud Suresi’nin 61. ayetinde geçtiği şekliyle Allah’ın mucib sıfatı Allah’ın kullarına cevap verdiğini belirtir. Unutulmamalıdır ki cevap vermek dikkate almak demektir. Yani Allah kullarını, kullarının dualarını kuşkusuz ki duyar ve onlara mutlaka karşılık verir ancak bu karşılık olumlu da olumsuz da olabilir. Bir şeye cevap ya da karşılık vermek onu kabul etmek demek değildir. 2 Bakara Suresi’nin 186. ayeti de aslında aynı noktayı vurgulamaktadır. Allah ayette biz kullarına yakın olduğunu, biz ona yalvardığımız anda bizi duyduğunu ve bize karşılık verdiğini söylüyor.
Kullarım sana benden sorarlarsa ben Karîb’im, gerçekten çok yakınım. Dua edenin çağrısına, bana çağırıp yakardığı anda cevap veririm. Hadi onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru ve iyiyi bulabilsinler.
Bizi bu şekilde kendisine dönmeye, kendisine dua etmeye çağıran Allah hiçbir şekilde tüm dualarımızı kabul edeceğine, dualarımızın hepsine olumlu cevap vereceğine dair bir söz vermiyor. Zaten bu her şeyin sınırlı olduğu dünya hayatında mümkün de değildir. Yani şöyle düşünün; üniversite sınavına giren tüm gençler Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmak için dua etseler, bir pozisyon için bir şirkete iş başvurusu yapan kişilerin hepsi işe kabul edilmek için dua etseler tüm bu duaların kabul edilmesi dünya şartlarında zaten mümkün değildir.
Kaldı ki Allah Kuran’ında bu dünyanın bir sınav olduğunu, insanların sıkıntılar ve yokluk ile sınanacağını söylemektedir. Tüm isteklerimizin gerçekleştiği bir dünyada sınavdan bahsetmek elbette ki imkânsızdır. Hem bu dünyada böylesine kusursuz, herkesin her istediğini aldığı bir hayat yaşansaydı cennetin de pek bir anlamı kalmazdı. Kuşkusuz ki cennet müminler için en büyük ödüldür. Müminlerin istedikleri her şeye sahip oldukları, her türlü kötülük ve sıkıntıdan kurtuldukları yer olan cennet işte bu özellikleriyle müminler için eşi benzeri olmayan kusursuz bir ödüldür.
Bu konudaki önemli bir nokta da Peygamberimiz’e mal edilen hadisler aracılığı ile Allah’ın vermediği sözlerin Allah’a atfedilmesidir. “Falanca gün edilen her dua kabul olur” gibi ifadeler Kuran’da geçmez, dolayısı ile bu tür sözleri Allah vermemiştir. Kuran’da bu tür “kabul edilmesi garanti olan dua”lar bulunmamaktadır. İyi niyetle uydurulan bu hadislere inanan birçok kişi, Allah’a olan inancını sorgular hale gelmektedir.
Diğer yandan tüm dualarının kabul edilmesi kullar için her zaman iyi olmayabilir de. Biz kullar sınırlı bilgimiz ile bazen kendimiz için aslında iyi olmayan şeyler için dua edebiliyoruz. Bizim için iyi olur sandığımız şeylerin aslında bizler için iyi sonuçlar doğurmadığını görünce ise çok daha fazla üzülüyoruz. Bu durum bir Kuran ayetinde de “Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (2 Bakara Suresi 216. ayet) şeklinde ifade edilmiştir. Yani duaların kabul edilmemesi zaman zaman bizler için daha hayırlı olabilir.
Öyleyse müminler “o kadar dua ettim ama yine de olmadı”, “Allah’ım sesimi duymuyor musun” gibi serzenişlerde bulunmamaya özen göstermeli ve Allah’ın bizlere çok yakın olduğunu, dualarımızı mutlaka duyacağını ve onlara cevap vereceğini bilmelidirler. Dahası her şeyin en iyisini Allah’ın bildiğini hatırlayarak teslim olmak ve hayırlısı neyse o olsun demek kuşkusuz ki en doğrusudur. Sayın sanalkahve dostlarım unutmayın lütfen sabır ve dua müslümanın en güzel silahıdır selam ve saygılarımla Hacegan
Hacegan__
Pts Oca 30, 2012 7:09 am
 
Foruma git
Konuya git

İNANÇLI OLMAK ZORMU ?

İnançlı olmanın zor olduğu söylenmektedir, Allah hiçbir beşere (kul’a) üstesinden gelemeyeceği bir hayat ile sorumlu tutmadığını, dünya’nın sınav için gerçek olarak yaratıldığını bizlere pek çok Ayette belirtmiştir ancak okuyan,anlayan bilir gerçekten öyle. Bu ancak Allah’ın emirlerine gönül rızası ile uymayan kişilerin “seçerek, işine geldiği gibi uygulayanların” başına gelen zorluk sınavıdır diye düşünüyorum kendimce tabi en doğrusunu Allah bilir.
” Müslüman’ım ama …… ya karşıyım/sıcak bakmıyorum. “
” O öyle olmaz.(Kur’an-ı Kerim’e yönlendirmeden, delilsiz olarak der ise.) “
“Yapsın ama ben yapmam , Allah kabul etsin. ” (İnanan inansın, inanç özgürlüğü demek..)
Kendisinde seçim yapma hakkı gören inkârcılar farkında olmalılar diye düşünmekteyim.
Kafirleri(yabancı,yerli) dost olarak edinmemek (bazı durumlar dışında) kesin olarak bildirilmiştir.
Süregelmiş yanlışları sürdürmeye pek çok örnek vardır sadece birkaçını sizler ile paylaşmak istiyorum. Bunlar Kur’an-ı Kerim’in Ayetlerine değil, sadece ve sadece atalarının sözlerini başka kitapları, batıl rehber edinenlerin yanlışlarıdır düşüncesindeyim.
Kur’an-ı Kerim bizleri babalarımızdan gelen yanlışları sürdürmemiz konusunda uyarır.
Bütün anneler cennetliktir. = Delili var mı? Günah’a devam mı?
Güzele bakmak sevaptır. = Haram ile güzellik karıştırılmaktadır. Ayrıca belirtmek isterim bana göre şükür ve helal düşünceler ancak insanın değerini arttırır yoksa haram’a öylece bakması değil.
Daha bir çoğu var emin olunuz hiçbir kul sözü , gerçek yol gösterenin yolunu tutamaz.
Ancak O’na , doğru olana yönlendirmeli, O’nu hatırlatmalı ve O’nun ile hüküm vermeye davet etmeliyiz (hükmü de kabullenmeliyiz).
İnançlı ve Allah’ın bizlere olan öğütleri doğrultusunda kurala uygun yaşamak inkârcıların gücüne gider. Onlar inkârlarını da inkâr eder. “Ben sarhoş sapkın değilim” diyen alkolikler buna bir örnektir bir de sarhoş olmadan, edilen inkâr var. Bizim böyle doğru olmamız ve dosdoğru olmak için çaba sarfetmemiz, dinleyici olmamız onları da içten içe endişelendirir. Bizimle tartışmaya girmek isterler. Çünkü inançlı kişilerin olduğu yerde batıl azalır ve yok olur Allah’ın izni ile. Kur’an-ı Kerim’e sarılırsak yıkılmayız da bölünmeyiz de Allah’ın izni ile.
Elbette herkes ” müslümanlık zordur ( gibi sözleri ) ” kötü niyet ile söylememiş olabilir. Allah her şeyin nasıl olduğunu, tek kesin bilendir. Ben sadece bir yerden başlamak için bu söze değinmiş bulundum.
İnançlı insan korkmaz, kullar bize görüşünü söylediğinde ondan kaçmamızda ya da onu azarlamamızda bir fayda olmayabilir bunun farkında olmalıyız. Hepimiz hatalar yapmış olabiliriz. Sabır ve gereken uygulanmalı gerekense ancak Kur’an-ı Kerim’de yazandır. Okumak, anlamak her saniyeye adalet ile hükmetmek gereklidir Allah’ı unutmamalıyız çünkü Rabbimiz bizi hep gözetmektedir çok şükür.
Bana göre inançlı bir insan olmak, sabırlı olup ancak Kur’an-ı Kerim’e göre tepki vermek, hareket etmek, çalışmak, barıştırmak, öğüt vermek, namaz kılmak çok yerinde ve çok mükemmeldir.
Kısacası Kur’an-ı Kerim’e uyup onların gözüyle maadur ve dışlanmış görünür ama kendileri haktan uzaklaştıkları için Allah kişi ile kişi arasına takdirini gösterir ve sizi onlardan kurtarır.
Sizin için bu daha bir kolaylıktır çünkü,” Mü’minler (inanıp yararlı işler yapan kullar) yanlızca mü’min leri dost edinsinler ve onlar ile evlensinler. ” şeklinde çok kesin ve doğru olarak bilgilendirilmişizdir.
Sonuç itibarı ile dünya ve ahiret yanlızca Allah’ın dosdoğru yoluna uyan ve uymaya çalışan (iyilikte yarışıp bencilleşmeyen) kullar içindir benim anladığım kadarı ile haydi birde siz okuyun varsayın ki bu yazıda bir aldanış.
Ve Kur’an-ı Kerim der ki:
Her kul ancak kendisinden ve kendi yaptıklarından sorumludur. Ne kardeşinden, ne anasından, babasından, çocuğundan.
Her kulun kıyameti bedeni ölünceye kadardır diye de bilirim..Aklın güzelliği dil ile dilin güzelliği söz ile kişinin güzelliği yüz ile yüzün güzelliğide yürek ile belli olurmuş sayın okuyanlarım sanalkahve dostlarım Allaha emanet olunuz.Allah yar ve yardımcımız olsun amin ecmain inşallah selam ve saygılarımla Hacegan.
Hacegan__
Pts Oca 30, 2012 6:59 am
 
Foruma git
Konuya git

DOĞRULUĞUN NETİCESİ....

Adamın birisi anlatır,Kabede ayağıma bir kese altın takıldı şeytanla imanım mücadele tutuştular.Sonunda imanım galip geldi ve kesesini arayan adamı bulup keseyi teslim ettim. O da bana 30 altın verdi dönerken bir kölenin bu paraya satıldığını görünce satın aldım meğer bu köle bir sultanın oğluymuş onu benden tanımadığım bir takım adamlar gelerek 50.000 altına satın aldılar.Bağdata gittim bir tanıdığım tüccar bir dostum vefat etti kızcağızı yetim kaldı gel bu kızı sana alalım dedi kabul ettim çeyiz olarak bir takım tabakların üzerinde de 1000 er altın dolu keseler vardı birinin üzerinde 970 altın yazılıydı.Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki Babam bu keseyi kabede kaybetmiş bunu bulan bir helalzade keseti ona verince 30 altınnı ona müjde olarak vermiş o günden sonra adam hep şöyle dua etmiş Ey doğrulara yardım eden haramdan kaçınanları koruyan Allahım sana şükürler olsun demiş.Yani sanalkahve dostlarım okuyanlarım doğruluk her zaman biz insanlar için kaçınılmaz bir gerçektir Rabbim bizi hep doğru olan kullarından eylesin inşallah amin ecmain.Saygılarımla Hacegan
Hacegan__
Çar Şub 01, 2012 7:25 am
 
Foruma git
Konuya git